ayakkabılarım nerede?
kimdi çağırdı “Sohrab” diye
tanıdıktı o ses; yaprağın teniyle rüzgar gibi ses
annem uykudadır
ve “Menuçehr” ve “Pervane” ve belki de hepten bu şehir
Haziran gecesi, bir ağıt dinginliğiyle geçiyor saniyeler üstünden
ve serin bir meltem, uykumu yeşil battaniyenin kıyısından çalıyor
hicret kokusu gelmededir:
yastığım kırlangıç kanadı şarkılarıyla doludur
sabah olacak ve bu su kasesine gökyüzü hicret edecek
bu gece gitmeliyim.
ben ki kanatları en açık pencereden bu yöre insanlarıyla
konuştum
zaman cinsinden bir söz duymadım
hiçbir göz sevdalıca yeryüzüne dalmadı hiç!
kimse vurulmadı bir bahçeyi görmekle
kimse bir kargayı bir tarlada ciddiye almadı hiç
yüreğim bir bulutça sıkılıyor
pencereden gördüğümde Huri’yi
-komşunun ergen kızını-
yeryüzünün en nadide karaağacı altında
fıkıh okuyorken
başka şeyler de var
doruk anları
örneğin bir kadın şair gördüm
öyle dalmıştı ki gökyüzüne
gökyüzü gözlerine tohum attı onun
ve bir gece
bir adam sordu bana
üzümün doğmasına kaç saat yol kaldı?
bu gece gitmeliyim!
bu gece
yalnızlık gömleğimin sığacağı kadar olan
bavulu almalıyım
ve bir semte gitmeliyim
hamasi ağaçlar bulunan semte…
bana hep seslenen sözcüksüz o genişliğe gitmeliyim
birisi yine seslendi: Sohrab!
ayakkabılarım nerede?