You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Atıf Hocayı İdama götüren kitap..

Atıf Hocayı İdama götüren kitap..

Profesör
Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
Frenk Mukallitliği ve Şapka


[Resim: esh_55559.jpg]

Esirgeyen, bağışlayan, sonsuz lütuf ve kerem sahibi
olan Allah'ın adı ile başlarım.
Kullarına ziyneti mübah kılan, vermiş olduğu sonsuz
nimetlerin eserini onların üzerinde görmeyi seven,
noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a hamd ü
senâlar olsun!. Ümmetini İslam dışı milletlere
benzemeye, onları taklit etmeyi, gayri müslimler gibi
yaşamayı men eden şanlı Peygamberimiz üzerine
selam ve dualar göndeririz ve onun Ashâbı üzerine de
olsun ki onlar, İslam dışı hal ve davranış içinde
bulunan ehli küfre benzemekten, onları taklitten
dikkatle sakındırdılar.İSKİLİPLİ ATIF EFEN



TAKLİD
Mukallid: Taklid eden demektir.
Taklid: Hüsn'ü zann edip haklı olduğuna inanmak
sebebiyle bir kimseye itikatta, sözde, fiilde, görünüş
ve giyinişte, delilsiz olarak uymak, tabi olmak ve ona
benzemek demektir.
İslâm'da genellikle taklid câiz değildir. Mesela
sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek
olan itikâdî usuller ve İslâm esaslarının
uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan
Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizden başka hiç bir
kimseyi taklid caiz değildir. Bu konuda her ferd
icmâlen (kısaca, özlüce) veya tafsilen (etraflıca) delil
ile anlaşılmış olmak lazım ve vaciptir. Bunun
sonucunda delil göstermek kudretinde olmayan kişi
günahkar olur.
Fakat halkın işlerinin aksamaması ve atıl olmaması
için yalnız dinin hüküm ve kaidelerinin cüz'i
olanlarında yani ibadetler ve muamelatta ictihad
derecesine ulaşamayanların, müctehidleri yani
ictihad edenleri taklid etmesi zaruri olarak meşrü
kılınmıştır.Şu kadar ki dini işlerde itimad olunan şer'î naslara
muhalif olan hususlarda (Allah'a (c.c..) isyan edilecek
işte, kula itaat olmaz) hadisince, ne bir müctehidin,
alimin, şeyhin, ne de halifelerin, emirlerin, hükemânın,
filozofların, itikada, ibadet ve muamelâta, ahlak ve
âdâba dair sözlerine, fiillerine tabi olmak, itaat etmek,
taklid ve benzemek katiyyen caiz değildir.
Kısaca çirkin bid'atlarda, yasak ve haramlarda ve
şeriata muhalif olan medeniyetin usül ve
muaşeretlerinde hiç bir kimseyi taklid asla caiz
değildir. Nerede kaldı ki küfür âdetlerinde, gayr-i
müslim milletleri taktid caiz olsun. Bu, katiyyen caiz
olmaz.
Şu halde, bir müslümanın, küfür adet ve âlâmeti sayılan
bir şeyi, bir zaruret olmadan giyinmek ve takınmak
suretiyle müslüman olmayanları taklidi ve kendisini
onlara benzetmesi şer'an yasaktır, nehyedilmiştir. Bu
hususta icma-i ümmet de birleşmiştir. Bunda hiçbir
şüphe yoktur. Zira Resul- i Ekrem (S.A.V.) efendimiz
buyurmuşlardır ki (Bir kavme benzemeye çalışanlar o
kavimdendir..) (İmam-ı Ahmet ve Ebü Dâvut)
Teşebbüh: Başkaların yaptığı bir işi, onlara tabi olarak
yapmak demektir. Şu halde hadis-i şerifin manası; bir
millete benzemeye özenenler, benzemek istedikleri
derecede onlarla ortak değerdedirler. Yani o değer
küfür ise küfürde, isyanise isyanda, iyi hal ise iyi halde, adet ise adette
onlarla birlikte o milletin hükmüne tabi olurlar
demektir.
Bu hadis-i şerif küfür ve fısk ehline benzemeyi
nehyettiği kadar, salaha erenlere benzemeyi de
teşvik etmektedir.
Çünkü hadis-i şerifte "kavm" lafzı nekre kılmmış
(Harf-î tarifsiz söylenmiş) olduğundan hem sâlihlere
hem de başkalarına şâmildir. Peygamberimiz (S.A.V.),
diğer bir hadis-i şerifte buyurmuşlardır ki: (Bizden
başkalarına benzemeye özenenler bizden, bizim
milletimizden değildir.) (El-Cami'üs-Sağîr.)
Bu hadis-i şerifte, söyleniş itibariyle müslümanların
adetlerinde ve yaşayışlarında müslüman olmayan
milletlere benzemekten kaçınmalarının şart olduğu
belirtildiği gibi görünüm ve yaşayış itibariyle
müslümanların en iyilerine benzemeleri de ifade
editmektedir.
Şu halde bu hadis-i şeriflerin manasına göre,
Müslümanlar küfür âdeti ve yolu ve çirkin bid'at
alameti sayılan şeylerde, kâfirlere ve çirkin bid'at
sahiplerine benzemekten men ve nehy olunmuşlardır.
Aslında İslam dininde küfür ve isyan yasak olduğu
gibi, küfür erbabı ve isyankarların adatleri de
yasaktır.Küfür ehlinin ve isyankarların yaşayış ve adetlerinde
onlara benzemek, onlar gibi hareket etmek, ya küfre ya
isyankârlığa, ya da her ikisine birden götürdüğü için
İslâmda yasaklanıp haram kılınmıştır.
Örnek olarak, hicretin ilk zamanlarında Yahudiler, ne
âdette, ne elbiselerinde, giyimlerinde, ne de başka bir özel
durumda müslümanlardan ayrılmazlardı. Resülullah
(S.A.V.) Efendimizin bu hususta susmaları, bu halin
meşruiyetini göstermekteydi. Fakat daha sonra bu hüküm
feshedilmiş, adet ve harekette müslüman olmayanlardan
ayrı olmak meşru kılınmıştır. Bunun sebebine gelince
Hicretin ilk yıllarında müslümanlar zayıf olduklarından
Gayri Müslimlerle muhalefet meşru kılınmamıştı.
Bilahare İslâm dini diğer dinlere galip gelmeye
başlayınca ve müslümanlar kâfirler ile savaşma ve onları
cizye vermeye mecbur etme gücünü kazanınca takip
edilecek hareket ve âdetlerde onlardan ayrılmak meşru
kılınmıştır.
Demek oluyor ki bu asırda, her beldede müslüman
olmayan milletlerin hal ve hareketleri her ne şekilde
olursa olsun müslümanlar zaruret olmaksızın o yol ve
âdette kendilerini onlara benzetmekten ve onların tavır ve
âdetlerine uymaktan men' olunmuşlardır. Nitekim (Her
kim
bizim şu işimizde, yani dinimizde, ondan olmayan bir
şey ihdas ederse o şey merduttur, reddedilmiştir.)
Hadis-i şerifi ile dini usul ve delillere dayanmayan
mücerred bir görüşle dini işlerde fazla veya noksan kılmak suretiyle yeni bir şey ortaya koymaktan men'
edilmiştir.
Yoksa gerek ehl-i sünnet ve dalalet erbabı ve gerekse
kâfirler tarafından ihdas ve icad olunan her bidattan ve
her yeni yapılan şeylerden ve kâfirlere ve dalalet
erbabına mutlaka benzemiş olmaktan men ve nehy
olunmuş değildir.
Zira uyumak, yatmak, oturmak, yemek ve içmek gibi
tabii işlerde benzerlik zaruridir. Bundan başka ziraat
ve sanayi alet ve araçları, harp vasıta-ları, yatak ve
mutfak takımı gibi dinin emirlerinden olmayıp da
kendileri ile yalnız dünyevi gaye için uğraşılan mübah
işleri ihdas etmek meşrudur ve hatta bunların bazıları
emrolunmuştur.
Binaenaleyh âdî bidatlar cinsinden olan bu gibi işlerde
gayri müslim milletleri taklit ve bu hususta onlara
benzerlik yasaklanmış değildir.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:52 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
İSLAM DİNİ NAZARINDA BATI
MEDENİYETİNİN MEŞRU OLAN VE OLMAYAN
YÖNLERİ

Bu bahse başlamadan önce şunu arzedeyim ki batı
medeniyeti, maddî ve manevî iki yönü haiz olduğu
gibi bunlardan her biri insanlığa faydalı ve zararlı
olmak üzere ikişer kısmı ihtiva etmektedir.Halbuki İslam dini, insanlığın ruhanî ve cism3anî gıda
ve tekamülüne yardımcı olan bütün fazilet ve
üstünlükleri emredip, bunu ihlal eden rezalet ve
kabahatleri yasaklamıştır.
Bu noktadan dolayıdır ki, beşerin fıtratına en uygun
bir din olduğundan İslâm dinine fıtrat dini adı
verilmiştir. Bu asıl ve esastan dolayıdır ki:
İslam Dini: (Bir kimse İslâm dinine uygun bir tarzda
müslümanlar arasında bir fazilet yolu icad eder ve
güzel bir şey keşfederse onun sevabı ile, kıyamete
kadar icad ettiği o şey ile âmil olanların ecir ve
sevabının birer misli o kimseye ait olur. Ve o şey ile
amel edenlerin hisselerine düşen ecir ve sevabtan hiç
bir şey noksan kılınmaz) ve (Hakkında şer'i bir beyan
bulunmayan dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz)
Hadis-i şerifleri ile dünya işlerinden; dikiş iğnesinden
tutup da, demir yollarına, toplara, zırhlılara,
tayyarelere, haberleşme araçlarına, karayolu ve
denizyolu ticaretine, çeşitli sanatlara, yeryüzünü imar
etmeye, fabrikalara, ziraat ve zenaat âletlerine ve her
asra göre cihadın rükünleri ve sebeplerine varıncaya
kadar medeniyetin maddiyat kısmından, insanlığa
faydalı olan güzel ve mübah işleri icad etmeye ve
ortaya koymaya müsaade buyurmuştur. Ve hatta
(çalışıp kazanmak kadın ve erkek her müslümana
farzdır.) Hadis-i şerifi ile insanlara muhtaç olmayacak
derecede helalinden mal kazanmayı her kadın ve erkek
müslümana farz kılarak geçimini temin işinde
başkalarına yük olmayıp, herkesin kendi çalışması ile geçinmeyi meslek edinmesini emretmiş ve (Onlara
karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın)
(Enfâl: 60) Ayet-i Celil-i ile asrına göre düşmanı
korkutacak derecede harp araç ve gereçlerinin
hazırlanmasını farz kılmış ve (Kadın ve erkek her
müslümana ilim tahsil etmek farzdır) Hadis-i şerifi ile
de dini ilimlerden itikadını düzeltecek, ahlakını
yönlendirecek, amelini islah edecek kadar öğrenmeyi
her kadın ve erkek müslümana Farz-ı Ayn kıldıktan
başka, vücudun bekası, hayatın devamı ve insanlar
arasındaki ilişkilere dair ihtiyaç duyulan ilim ve
sanatlardan başka kavim ve milletlere ihtiyaç
duyulmayacak derecede öğrenmelerini müslümanlara
farz-ı kifaye kılmıştır.
Şu halde onlardan bir grup, ilim ve sanayiden bu
derecesini öğrenmezlerse hepsi günahkar olup, dünya
ve ahirette bu kusurlarının ceza ve zararlarını çekerler.
İslam dini, medeniyetin kısımlarından sayılan,
.................... • , i • i • jy • • M •
yeryüzünü imar etmek, ilim, fen ve sanayii gibi faydalı
işleri emredip, başka kavimlere muhtaç
1 1 1 • • • • w
1
» 1 » 1
olmayacak derecesini öğrenmeyi müslümanlara tarz
kılmış olduğu içindir ki, İslâm medeniyyeti yükselme
dönemlerinde mümtaz meziyetleri içeren güzel
sanatlar icat etmiştir. Avrupa'nın meşhur
toplumbilimcilerinden Gustave le Bon'un bazı eserleri
ile tarih kitaplarından anlaşıldığı üzere medeniyetin
diğer temel unsurları gibi sanayi de altı veya yedi bin
sene evvel -Semavî dinin çıkış yeri olan- Asya kıtasında Asurlar tarafından icat olunup daha sonraları
Mısır'a naklolunmuştur. İlk çağlardaki Yunan
Sanatları Dicle ve Nil sahillerinde icat olunan son
sanatlardan doğmuştur.
İslam dininin ortaya çıkışıyla parlak bir İslam
medeniyeti kurulunca, müslümanlar o zaman mevcut
bulunan Mısır ve Yunan sanatını aynen alarak az bir
zamanda asıllarından daha da üstün hale getirerek,
üstün meziyetleri içeren güzel sanatlar meydana getirip
Mısır ve Yunan medeniyetlerine üstünlük
sağlamışlardır. İslâmın bugün ortada bulunan eserleri
bu iddiaların adil bir şahididir.
Bazı İslam memleketlerini istila eden Hristiyanların,
İslâm'ın güzel sanatlarını alarak kısmen Avrupa'ya
nakletmiş olmaları bugünkü batı sanatının yükseliş ve
ilerleyişinin sebeplerinden biridir. Ve hatta ilk önce
medeniyete karşı batılıların kalbinde bir şevk
uyandıran cazibe Endülüs ufuklarında parlamış olan
İslâm medeniyetinin ışığıdır. 0 tarihten itibaren
batılıların, cehalet, zulmet, vahşet, hercümerc içinde
perişan olduklarına tarih şehadet etmektedir.
Demek oluyor ki esas itibarı ile Batı medeniyetinin
ortaya çıkmasının sebebi Doğu medeniyetidir.
İslâm dini, medeniyetin faydalı kısımlarını irşad ettiği
ve İslâm medeniyetince vaktiyle pek mühim harika
eserler vücuda getirildiği halde zamanımızdaki
müslümanların bu yüce faziletlerden mahrumiyetlerine
sebep nedir diye sorulursa cevap olarak deriz ki: Mahrum kaldıkları diğer hususlarda olduğu gibi buna
da sebep dinin faydalı emirlerinden olan, çalışıp
kazanmaya tevessül etmemeleridir. İslâm dininin ileri
sürdüğü yüce faydalardan istifade ancak hakimane
emir ve hükümlerine bağlılık ve gerekteri ile amel
etmek ile mümkündür. Şu halde islamiyet iddiasında
bulunanların dini kaideleri yalnız evrak ve kitaplarda
saklamaları hiç bir fayda temin edemiyeceği gibi
diyanetin iktizası üzere bedeni sinir ve azalarını tahrik
etmedikçe sadece itikat ile, istenen maddî ve manevî
faydalar meydana gelmez.
Resülullah (S.A.V.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde
buyuruyorlar ki: (Bazı ilimler cehalet ile aynı
derecededir.)
Gerçekte amel ile içiçe olmayan ilim cehalet ile eşittir.
Amelsiz âlim avamın arasından uzaklaşmış olmaz.
İ1min faydalarından mahrum kalması itibariyle böyle
âlimin cahilden farkı yoktur. Mesela içkinin ve benzeri
sarhoşluk veren şeylerin haramlığını ve zararlarını
bildiği halde içen, bilmeyerek içen ile eşittir. Belki ilki
ikincisinden daha ziyade kötülenmeye müstehaktır.
Binaenaleyh gerek ilim, gerek din erbabi, ilim ve dinin
gerektirdiği şekilde amel etmedikçe bunların temin
ettiği feyiz ve saadete mazhar olamazlar. Bu arz olunan
hususlardan anlaşıldığı üzere İslâm dini, medeniyetin
erkân ve unsurlarının maddiyat kısmından faydalı ve
güzel işlerinin ortaya konmasına müsaade edip meşru
kıldıktan başka bunları ihdas ve icad eden milletleri bu
hususlarda taklide de ruhsat vermiştir.Fakat Yüce İslam Dini (De ki: Rabbim sadece, açık ve
gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü,
hakkında hiçbir delil bildirmediği şeyi Allah'a ortak
koşmanızı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri
söylemenizi haram kılmıştır.)(A'raf: 33)âyeti ile
inançsızlık, zulüm, şekavet, fuhuş, içki, kumar, dans,
bar, tiyatro vesair sefahat ile, meyhane, kerhane,
kumarhane dans ve bar mahalleri açılması gibi batı
medeniyetinin maddiyat kısmından ahlaken, ictimaen,
iktisaden, nâmusen ve dinen zararlı olan çirkin ve
rezilce olan işlerin esas ve ayrıntılarını haram kılıp
yasaklamıştır.
Binaenaleyh batı medeniyetinin bu gibi rezilce yönleri
meşrü değildir.(Müellifin notu: Onun için Resûlullah
Efendimiz (S.A.V.) (Bir kimse islam dininde fena bir
yol ihdas ve çirkin bir şey icat ederse o fenalığın
günahı ile, kıyamete kadar onunla amel edenlerin
günahlarının bir misli o kimseye ait olur. Ondan sonra
o fenalığı işleyenlerin kendi günahlarından hiç bir şey
noksan kılınmaz.) Hadis-i ile müslümanlar arasında
çirkin ve fena bir şeyi icat etmesinden ve rezilce bir yol
ortaya koymasından menetmişlerdir.) Şu halde böyle
çirkin ve rezilce işlerde müslümanlardan hiç birisinin
zamanın modasına uymasına ve bilhassa gayr-i müslim
milletleri taklid etmesine, diğer bir tabirle,
batılılaşmasına asla şer'i bir izin yoktur. Zira
meşrüiyetine delil olmayan şeylerde taklid ve
başkasına uymanın haram ve batıl olduğuna bu âyet-i
celile en kuvvetli bir delildir.Binaenaleyh İslam dini rezilce hallerin ve işlerin
hepsinin hem re'sen ihdas ve icrasını hem de bu konuda
başkalarını taklid ve onlara benzemeyi kat'i surette
men'edip haram kılmıştır.
Medeniyetin manevî yönüne gelince: İslam şeriatı öyle
yüce medenî kural ve toplumsal esaslar, öyle ahlâki
faziletler te'sis etmiş ve ortaya koymuştur ki
Avrupa'nın bu derece medenileşmesi için daha pek çok
emekler sarfetmeye ve hatta tamamen İslâmın
mukaddes esaslarını kabul edivermeye muhtaçtır. 0
derece üstün ve faziletli bir medeniyete ulaşmak için
başka türlü yol yoktur.
Esasen batı medeniyeti, insanlığın mutluluk ve
olgunlaşmasını sağlayacak hakiki bir medeniyet
1 W " 1 1 • r7 • 1 • 1 /v • /v
değildir. Zira o ancak insanın hayvanî ve cismanî
yönden mutluluk ve olgunlaşmasına hizmet edip,
melekiyet ve maneviyatının saadetini ve
olgunlaşmasını asla dikkate almıyor. Çünkü batı
medeniyeti beşeri hayatı yalnızca dünyanın fani
hayatından ibaret saydığı için insanın yalnızca
maddiyat ve hayvaniyat yönünün olgunlaşmasına, bu
suretle insanlarda hayyanî arzuların gelişmesine sebep
olup melekiyet ve hakiki insanlığın gizli kalmasına
veya büsbütün imhasına hizmet ederek ebedi saadete
kavuşturan faziletler ve hakiki olgunluklardan
insanlığı ebediyyen mahrum bırakıyor.Esasen cismanî hayat ve dünyaya dair insanî değerlerin
ortaya çıkmasına bir dereceye kadar sebep oluyorsa da
onun sebep olduğu durum ve vasıflar dünya hayatının
gereği olarak yok olup gidiyor. Zeval ve yıkılmaya
maruz olan ahval ve vasıflar ise hakiki saadetten
sayılamaz. Hakiki saadet, dünya hayatından sonra da
devam edip ebedi olan beşerî vasıflar ve
olgunluklardan ibarettir ki, bunun murşidleri ancak
Peygamberlerdir. Batı medeniyetinin buna rehber
olabilmesi imkansızdır.
Halbuki yüce İslam medeniyeti insanlığın melekiyet ve
maneviyat yönlerinin saadet ve olgunluğuna hizmeti
asıl ve esas alıp bütün usül ve hükümlerini bu cihetin
gelişmesi ve olgunlaşmasına hizmet etmek üzere tesis
etmiştir.
Şu kadar ki hayvanlık halinin fani mutluluğu bizzat
kasdedilmiş olmayıp, belki melekiyyetin kalıcı
saadetini kazanmaya vesile olduğu için tab'an maksut
olmakla bu asli maksadı ihlal etmemek üzere itidal
durumun aşılmaması esas alınıp adaletli bir şekilde
cismanî zevklerden istifade yolunu açmış ve bu suretle
insanı hem fani mutluluğa hem de baki saadete
ulaştırmıştır. Şu halde hakiki kemâlâta ve baki saadete
ancak Peygamberlerin yolu ulaştırır. Binaenaleyh
İslâm medeniyeti hakiki bir medeniyettir ki üstün
düsturlarına tamamen yapışmak şartıyle her cihetten
beşerin saadet ve tekamülünü tekeffül eden ve
dünyanın fani hayatından sonra da ebedilik bulan
hakiki evsaf ve kemalatı kefildir. Binaenaleyh insanın hakiki saadeti peygamberlerin sünnetlerine ittiba ve
büyük İslâm medeniyetine tamamen sarılmakla husule
gelmiş olur.
Şu halde batı medeniyeti gerçekte eksik ve hakiki
tekamülü ihlal edici olduğundan İslâmın mukaddes
usul ve kaidelerini ve peygamberlerin yolunu tamamen
kabul etmedikçe işin esasında ve sağduyu sahipleri
nazarında gerçek medeniyet sayılamaz.
Binaenaleyh ebedi saadet ve hakiki kemalâtı
kazanmak için müslümanlar Batı medeniyetine
değil, Batılılar İslâm medeniyetine muhtaçtırlar.
Demek oluyor ki, İslam dini medeniyetin maddi ve
manevi yönünün melekiyet ve hayvanlıkca insanlığa
faydalı ve hizmetkâr olan kısımlarını on dört asır evvel
re'sen vaz' ve tesis edip insanoğullarını o dosdoğru yola
sevk etmiştir. (2)

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:47 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
Medeniyyetin melekiyet ve behimiyetçe, insanlığa
zararlı olan kısımlarını da insanoğlunu hayvan
derecesine düşmekten kurtarmak için men'edip bu
hususların işlenmesini ve bu hususta başkalarını taklit
ve onlara benzemeyi kat'i surette haram kılmıştır. Şu
halde Avrupa'nın sefahat lekesi ve milliyet renginden
ari ve bütün insanlığın maddi gelişmesine hizmet eden
ilim, fen ve sanatların, araç ve gereçlerin hepsini almak
ve bu hususlarda onları taklid meşru'dur. Fakat
meyhane, kerhane, dans, bar, tiyatro vesair sufli
müessese ve sefilane terakkiyât gibi, dini hüviyet ve faziletli İslâm ahlakının mahvolmasına ve yok
olmasına sebep olan batıl itikatlar, çirkin ahlak, rezilce
itikatlar, kötülenmiş ve yasaklanmış iş ve fiillerini
almak ve bu hususlarda onları taklid meşru değildir ve
menfurdur.
İslam dini işte bu türden sefihane medeniyetin
yükselmesine manidir. Çünkü İslâm dini insanlar
arasında cereyan eden çirkin iş ve rezilce itikadların
tamamını men' ve ortadan kaldırmak için vaz' ve tesis
olunmuştur. Onun için İslâmiyet Batı medeniyetinin
bu kısmı ile asla bir araya gelmez. Kalpleri Batının
pislikleriyle boyanmış olanlar bu nokta-i nazardan
İslâm dinini yükselmeye engel olarak görüyorlar. Evet
bu da medeniyetten sayılıyor ise İslâm dini bu gibi
medeniyetin ilerlemesine en büyük engeldir. Esasen
sefahat ve rezaleti men' ve nehyetmek İslâm dininin
belirgin özelliklerindendir. Akl-ı Selim de bunu
emreder. Onun için Avrupalılardan akl-ı selim sahibi
kişilerin memleketlerinde umümileşmekte olan sefahat
ve rezaletin men'ine çalıştıkları duyulmaktadır. Bu
cümleden olarak İngiltere'de hayasızlıkla mücadele
etmek üzere Mister Webb Alyob isminde biri (Nezahet
Cemiyeti) adı ile yeni bir ahlak cemiyeti kurmuştur.
Cemiyet ilk icraat olmak üzere umumi ahlakı ifsada
sebep olan kartpostalların satışını yasaklamak için
hukümete müracaata karar verdiği gazetelerde
görülmüştür. Cemiyet-i Akvâm da genel ahlâkı
bozmaya sebep olan açık resimler ile açık yazıların
yasaklanması için devletlere tebligatta bulunmuştur.Tokyo'da mahalli memurlar tarafından genel ahlâkı
bozduğu sebep gösterilerek bütün asrî danslar
yasaklanmıştır.
Esasen Avrupa'da sözlerine güvenilen doktorlar ile
ictimaiyyat alimleri (sosyologlar, toplumbilimciler)
dansın zararlarını ispat için diyorlar ki: Yakinen
tahakkuk etmiştir ki, dans, fertlerin seciyyesini,
ahlakını, sıhhatini tahrib edip, musallat olduğu
cemiyetlerin manevî bünyesini kemirdikten başka,
fuhşu artırıp, evlenmeleri azaltarak nüfus buhrânı
denilen felaketi ortaya çıkarmak suretiyle milletin
maddi bakımdan çökmesini çabuklaştırıyor.
Batı müteffiklerinin, akl-ı selim erbabının dans ve içki
gibi, batının medeniyet kisvesi altında insanlar arasında
yaymış olduğu rezaletleri kötülemekte olduklarına
şahit olmak üzere tanınmış içki düşmanı Amerikalı
Mister William Johnson'un 11 Eylül 1340 tarihinde
İstanbul'da bulunduğu zaman içkiler aleyhinde
gazetecilere vaki beyanatını göstermek ve burada
kaydetmek isterim. Bu şahıs diyor ki:
"İçkiyi yasaklama fikri, batı düşüncesinin mahsülü
değildir. Bu fikir esas itibariyle, tamamiyle şarklıdır.
Müslümanlık on üç asır evvel kat'i surette müskiratı
men'etmiştir. Binaenaleyh Amerika'nın keşfinden
birkaç asır önce doğuda yasaklama fikri temelleşmişti.
Bu gün ise İslâm dininin telkin ve talim ettiği içki
yasağı Amerika'nın anayasasına girmiş bulunuyor.Halbuki tam biz müslümanlığın emri ile hareket edip
içkiyi yasaklamaya kalkıştığımız zamanda, ne gariptir
ki siz bizim kötülediğimiz bir şeyi taklide
yelteniyorsunuz. Batı, Doğunun bir faziletini kabule
uğraşırken, siz Batının bir rezilliğini taklid
ediyorsunuz. Bu sizin lehinizde bir şey değildir."
Amerikalı'nın bu sözleri, Batının rezaletlerini taklide
çalışan Doğulular için apaçık bir ibret dersi teşkil eder.
Bundan ibret almamak, müteessir olmamak için insanın
hayvanhık derecesine inip
şuurundan mahrum olması gerekir.
Buraya kadar arzolunan tafsilattan küfrün alamet ve
işaretine gayr-i müslim milletleri taklid ve onlara
benzemenin şer'an haram olduğu anlaşılmıştır.
Küfrü mücip olup olmamasına gelince, bu hususta
ulema arasında ihtilaf olunmuştur. Fakat bu meselenin
hal'i iman ile küfrün hakikatını bilmek ile alakalı
olduğu için bu mevzuya girmezden evvel biraz da
ondan bahsetmek isterim.
(2) Esasen müslümanlar arasında terakki ve teali
ettirilmesi matlub olan medeniyetin bu çeşididir.
Bilhassa memleketimizin ihtiyacı, medeniyetin fazilet
kısmınadır. Halbuki memlekette terakki ettirilen bu
değil, batı medeniyetinin rezalet ve muzur kısmınadır.
Çünkü epeyce bir zamandan ben memleketimizde
müfrit batı taklitçisi bir güruh, medeniyet, hürriyet,
milliyet adına gayr-i meşru ve muzır cihetlerden, mesela hürriyet, fuhşun, içkinin, dansın, ahlaksızlığın,
dinsizliğin yayılmasından ve genişlemesinden
başlıyor. Avrupa'dan yüklenip getirdikleri pislikler ile
İslamın faziletlerini tahribe, milletin fikirlerini
bozmaya çalışıyorlar. Vatan evladının kalbini yabancı
ruh, yabancı terbiye, yabancı itikad ile aşılıyorlar.
Aşılıyorlar da üzerlerinde toplanmış olan İslamlık ve
Türklük ruhunu söküp atmaya uğraşıyorlar. Bu suretle
milli mevcudiyetimizin istinatgahı olan temeller
yıkılıp
duruyor.
Bu büyük dalâletin genelleşmesi hem İslamiyet ve hem
de Türklük için Batı medeniyetinin rezaletler kısmı
memleketimizde günden güne ilerlemeye mazhar
oluyor ve bu uğurda büyük miktarda milli servet de
sarfolunuyor. Fakat meşru ve büyük bir, şiddetle
ihtiyaç duyulan yönlere, mesela elbiselik imali için bir
fabrikaya hiç bir şey harcandığı görülmüyor. Demek
oluyor ki dışarıdan görünen işlerine nazaran Batı
medeniyetini destekleyip savunanlar bu perde altında
şahsi menfaatlerini te'min ve şehvani arzularını tatmin
gayesini hedefleyip umumun menfaatlenni ve milli
faydaları asla dikkate almıyor veya alamıyorlar. İddia
ettikleri sözlerini, içinde bulundukları halleri tekzib
etmekten geri kalmıyor.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:48 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
İMAN VE KÜFÜR

İman: Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizin Allah (c.c.)
Teâlâ tarafından getirip haber verdiği zarureten ve
yakinen bilinen dini usûl ve İslâmi hükümlerin hak ve
doğru olduğuna kalben kat'i bir surette inanıp kabul
etmek ve dil ile de bunu ikrar etmek demektir.
Küfür: İslam dininden olduğu zarureten ve yakinen
bilinen usül ve hükümlerin hepsini veya bunlardan bir
kısmını kabul etmeyip inkar etmek veya inkâra
delalet eden bir iş yapmak demektir.
Esasen Resül-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizden nakil
olunagelen İslami usuller ve şer'i hükümler nakil
sıhhati itibariyle üç kısma ayrılmıştır.
Birinci Kısım: Nebiyyi Muhterem (S.A.V.)
Efendimizden tevatüren nakledilmiş olup dinden
olduğu avam ve havasca, yani bütün müslümanlarca
yakinen ve açık bir şekilde bilinen İslâmî usul ve
hükümlerdir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (c.c.) varlığı,
birliği, sıfatları ile meleklerin, semavî kitapların,
peygamberlerin, kaza ve kader-i ilâhiyyenin, ahiret
gününün, ölümden sonra dirilmenin, cennet ve
cehennemin hakikatının, âlemin sonradan
yaratıldığının, kelime-i şehadetin, namazın, zekâtın,
orucun farziyeti, zinanın, livatanın, domuz etinin,
haksız yere adam öldürmenin ve diğer çeşitli
zulümlerin haram olması gibi.
İslam dininden olduğu tevatüren nakl olunup yakinen
sabit olan bu çeşit hükümlere İslâmî usul ve dini zaruretler denir ki, bir insan müslüman olmak için
behemehal bunların bütününü tasdik ve kabul etmesi
lazım ve vaciptir.
İmânın asıl rüknü olan tasdikten sonra zikrolunan usul
ve ahkâmı toplam olarak içine alan "Eşhedü enlâ ilâhe
illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve
resuluhu." den ibaret olan kelime-i
şehadeti söylemek, imanın şartı veya rüknünden
sayılmıştır. Binaenaleyh zikrolunan bu usül ve
hükümlerin tamamına veya ondan bazısına
inanmayıp da red ve inkar etmek veya inkâra delalet
eden bir harekette bulunmak küfürdür ve bunu
yapanlar da kâfirdir.
İkinci Kısım: Resûl-i Zîşân (S.A.V.) Efendimizin
dininden olduğu yakinen değil, ancak istidlal ve ictihad
suretiyle bilinen dini meselelerdir. Allah
rp Al A ^ •• 1 •• •• 1 •• •• •• 1 • I •
Teâlâ'nın gözle görülüp görülmemesi meselesi,
yakinen bilinmeyen ancak delil ile bilinen mesleler
gibi.
Bu çeşit hükümleri ve dini meseleleri kabul ve red,
ikrâr ve inkâr, iman ve küfrün mahiyetine dahil
değildir. Binaenaleyh ictihada ait hükümlerin inkarcısı
kâfir olmaz. Şu kadar ki; şöhret tarikiyle naklolunan
dini hükümler ve meseleler, imanın mahiyetine dahil
olmadığından red ve inkârı küfür değilse de dalaleti
muciptir.Üçüncü Kısım: İslam dininden olduğu ancak haberi
vahid ile bilinen meselelerdir ki, iman ile küfür bu gibi
meselelerle alakalı değildir. Zira sıhhatinin şartları caiz
olan haber-i vahid, itikat kapısında hüccet olamaz.
Lakin amel kapısında, yani ibadetler ve muamelata dair
hükümlerden hüccet olur. Binaenaleyh haber-i vahit
yoluyla sıhhati sabit olan dini bir mes'eleyi red ve inkar
hatadır.
Arz olunan beş mesele bunlardan ayrılır.
1. Zikrolunan İslami usullerden birine inanmadığı
halde lisanen tamamını kabul eden kimse, Allah
Teâlâ'nın nezdinde kâfir olur. Buna münafık denir.
Nifakı mâlum ise insanlar nazarında kafir olur. Nifakı
malum değilse, zahirdeki ikrarına nazaran müslüman
sayılarak hakkında İslâmî hükümler uygulanır.
2. İslamın esaslarına kalben inanıp da dilsiz olmak gibi
bir özürden dolayı, dil ile ikrar edemeyen kimse, hem
Allah-u Teâlâ nezdinde ve hem insanlar nezdinde
mü'mindir.
3. Kalbinde bir çeşit inanmak olmakla beraber inat
ederek, ikrar etmemekte israr eden kimse, hem Allah
(c.c.) nezdinde hem de insanlar nazarında ittifakla
kâfirdir. Çünkü onun bu hali kalbinde kesin bir tasdik
bulunmadığına delil ve bürhandır.
4. Kalbinde bir nevi inanmak bulunmakla beraber
ikrarda kudreti varken her nasılsa ömründe bir kere
olsun ikrar etmemiş olan kimse, ulemâdan bazılarına göre Allah (c.c.) nezdinde, mü'min, bazı ulemaya göre
mümin değildir.
5. Zaruret olmaksızın ve kendi seçimi ile puta, aya,
yıldıza, güneşe, secde ve tazim etmek, onlar için kurban
kesmek, Hristiyanlarla beraber kiliseye gidip ayin
yapmak, haç takınmak, Allah'tan
başkasına ibadet etmek gibi küfür alameti ve şirklik
belirtisi olan bir fiili irtikab etmek, yahut Allah Teâ'yı
(c.c.), meleklerini, şeriatı, ahireti inkar veya bunlardan
birini tahkir etmek, (mesela Kur'ân-ı Kerim-i
çiğnemek gibi) dildeki ikrar ile kalbteki tasdikin yalan
olduğuna şeriat tarafından zahir alamet kılınan bir söz,
bir fiil kendisinden sadır olan kimse mü'min değildir.
Zira o söz ile o hareketi o kimsenin dilindeki ikrar ile
kalbindeki tasdikin yalan olduğuna delil ve bürhandır.
Onun için her ne kadar müslüman isminde olup İslâm
davasında bulunsa bile irtikab ettiği söz ve hareketi ile
Peygamber Efendimizi yalanladığı cihetle İslâm
dininin sahasından ve ehl-i kıblelikten çıkıp hem Allah
(c.c.) katında ve hem müslümanlar nazarında kâfir
olmuş olur.
İlave olmak üzere şunu da arz edeyim ki: Küfür iki
kısım olup, biri asıl, diğeri ârızîdir.
Asli Küfür: Esasen dini zaruretlerden olan İslâmî
usul ve hükümleri kabul etmeyenlerin küfrüdür.
Gayr-i müslimlerin küfrü gibi.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:48 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
Ârizî Küfür: Aslında İslam Dinini kabul etmiş
veya müslüman sulbünden gelmişken bilâhare
kendi arzu ve ihtiyârı ile lslâmi usül ve dini
zarüriyatın hepsini veya İslâm Dininin yalnızca
vicdanî bir işten ibaret olduğuna kail olup da
dünya işlerine dair ihtiva ettiği maddî ve cismânî
hükümlerini kabul etmemek gibi dini esaslardan
bazılarını red,
inkar, tekzib ve tahkir etmek veyahut, şer'an tahkiri
vacib olanlara ta'zim etmek suretiyle küfrü irtikab
etmiş olanların küfrüdür ki bunlara mürted ve mürteci
denir. Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir.
Küfrün bu çeşidi evvelkisinden daha zararlı ve daha
fenadır. Ve hatta Mürtedlerin kestikleri yenmez.
Müslüman kadınlar ile nikahları helal olmaz ve
müslüman kabristanına defn olunmaları caiz olmaz.
Küfür erbabından bir zümre dünya ve ahiret saadeti
gibi büyük nimetlere sebep olan İslam Dininden dönüş
ve çıkış ile ona karşı âsi olup isyan ettikleri için tevbe
edip tekrar İslâma kendi arzuları ile dahil olmazlarsa
dünyada şer'i bakımdan idama, ahirette ebedi azaba
mahkümdurlar.
ŞİÂR-I KÜFR
Şiâr-ı Küfr; her asırda her beldede değişebilirse de
gayr-i müslim milletlerin küfre dair olan en meşhur
âlemetleri şapka, gayyar, zünnâr, küstic, gasli ve
sâlibtir.Şapka: Örfte küfür alameti, yani gayr-i müslimlerin
müslümanlardan ayrılmalarına alamet olan baş
kisvesidir.
Gayyar: Zimmilere mahsus bir alameti farika'dır ki,
bununla müslümanlardan ayırt edilirlerdi. Bazı ana
kitaplarda açıklandığına göre, üst elbiselerinin
göğsüne renkçe muhtelif olmak üzere kurdela gibi bir
parça dikerlerdi. Fakat âlâmeti farika her yerde bir
değildi. Belki her beldede belirli özel bir âlâmet vardı.
Mesela bazı beldelerde sarığın rengi alâmet-i farika
sayılırdı. Gök renk Nesârâya (Hristiyanlara), sarı renk
Yahudiye alamet olarak konulmuş, beyaz renk de
Müslümanlara tahsis edilmişti.
Zünnâr: Nesârâ ile Mecusi taifesinin küfür
alâmetlerinden olan bir nevi kuşaktır ki ipekten imal
edilmiş olup iç taraflarına kuşanırlar.
Kustiç: Zikrolunan taifelere mahsus diğer bir nevi
kuşaktır ki, parmak kalınlığında olup dıştan kuşanırlar.
Gasli: Yahudilerin alâmetlerinden olan sarı renkli bir
hırkadır.
Salip: Hristiyanların haç dedikleri şeydir ki,
inanışlarınca Hazreti İsa'nın asılmış vücudunun
timsâlidir.
Daha evvel şapka, zünnar, gıyyar, salip gibi ehli
küfrün hususi şiâr ve alâmetleri olan şeyler giyinmek, kuşanmak, takınmak hususlarının şer'an yasak ve
haram olduğu beyan olunmuştu. Bunun küfrü mucib
olup olmamasına gelince, ilk önce şu ciheti arzedeyim
ki zâhir ameller, ruhi ve bâtınî hallerin müzâhiridir.
Kalbi haller onda inkişaf eder ve görülür. Bazı beşeri
ameller vardır ki, kalpten
bir davet ve saik sebebiyle insan ona mübaşeret eder.
Dış tesirlerden uzak olarak kendi haline kalınca
mutlaka o işi yapmak mecburiyetinde olup ona mani
olamaz.
Bazı beşeri ameller de vardır ki: Kardeşliğe uygunluk,
kuvvete tabi olmak, menfaat sağlamak veya zararı yok
etmek gibi ârizi bir takım harici âmil ve sebeplerin
tesiriyle mübâşeret olunur. Arizi olan o sevkedici
sebepler ortadan kalkınca, adet halini almamışsa insan
ondan ferâgat edebilir. Mesela almış olduğu terbiye
neticesi olmak üzere bir milletin maneviyatı ile
boyanmış ve ruhi halleri ile hallenmiş olan bir adam
kılık kıyafette, adetler ve muaşerette, suret ve sirette o
millete benzeme ve taklide ve onlara uyum göstermeye
mecbur olur. Sebep ruhi ve kalbi olduğu için kendi
halinde kaldıkça o kıyafet ve o âdeti, o süret ve sireti
terke rıza ve semâhat gösteremez. Şâyet dış tesirlerle
terke mecbur edilirse kalben müteessir olup ruhundaki
izler izâle edilmedikçe o adam bu halden vaz geçemez.
Fakat bir adamın kılık ve kıyafette, adet ve sirette bir
millete benzeme ve taklidi ârizi bir takım dış sebeplerin
te'siri ile vaki oluyorsa o adam o hali terk etmekte beis
görmez. Ve bundan dolayı vicdan azabı duymaz.Şu halde şapka, zünnâr, gıyyar, salib gibi ehl-i küfrün
özel alamet ve işareti olan şeyleri giyinmek, kuşanmak
ve takınmak hususuna sebep, ya sağlamlık bulmuş bir
ruh hali veya dış sebepler
olmaktan uzak değildir.
Sebep dış tesir olduğu takdirde ya istekle kaldırıp
atmaya sebep olur veyahut olmaz. Bu makamda aklen
daha başka bir ihtimal düşünülemez. Sebep halet-i
ruhiye ise meselâ terbiye ve itiyad tesiriyle bir adamın
ruhu küfür rengi ile boyanmak ve kalbi o maneviyat ile
sıfatlanmış olma neticesi olmak üzere Allah'a
Resülullah'a, şeriata ve diğer dini zarüretlere iman ve
itikadı olmadığı için seve seve kâfirlerin kendilerine
has şiar ve âmellerine bürünmüş ve kabul etmiş olursa
o kimsenin küfründe şek ve şüphe yoktur. Ve olamaz.
Zira bu apaçık hareketine sebep, küfrün kendisidir.
Onun için fukahâ-i kiram hazerâtı "Küfre niyet eden
kimse o andan itibaren kâfir olur." diyorlar. Ve keza
İslâmda, küfür alâmeti sayılan şeyleri helal kılan veya
haram olduğunu alaya alanların küfrü şüphesizdir.
Küfür alametlerine benzemeyi helal kılmak da bu
kabildendir. Zira "Bizden başkasına benzeyen bizden
değildir" Hadis-i şerifi ile küfür adetlerinde, kâfirlere
benzemenin yasaklandığı,
T"\ 1 * * * i v 1 •• 1 • • • • • •
Peygamberimizin yaşadığı dönemden, günümüze
kadar tevatüren naklolunagelmekte olup, Ummet-i
Muhammedden her asırda bulunan muctehidler bunun
haram olduğuna icma ve ittifak etmişlerdir.
Binaenaleyh kâfirlere âdetlerinde benzemenin haramlığı şer'i delillerden icma-ı ümmetle sabittir.
Onun için helâl kılmak ve hafife almak küfürdür.
Küfür adeti olan şeyleri giyinmeye sebep, bir
mecburiyet ve çaresizlik, yani el ve ayak gibi bedenî
azalardan birini kesmek veya öldürmek ile tehdit ve
zorlamak suretiyle meydana gelirse zararı ortadan
kaldırmak için kalpte iman ve tasdik muhafaza
olunduğu halde ancak o müddet esnasında şapka ve
saire gibi küfür âlâmeti giyinmeye şer'an izin
verilmiştir. Binaenaleyh böyle bir mecburiyet haline
ma'ruz kalan bir müslüman, küfrün kıyafetini
giyinmekle kâfir olmaz.
Ve yine gayr-i müslimlere benzemek kasdı
olmadığı halde helâkı icab eden sıcaklığı ve
soğukluğu gidermek, zaruretinden dolayı gayri
müslim milletlerin kalenseve (bir tür başlık) ve
külahlarını giyinmek küfrü icab etmez.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:49 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
Ve yine harpte hile ve düşmanın sırlarını ve durumunu
anlamak için veya gayr-i müslimlerin müslümanlara
dokunacak zararlarını def gibi bütün müslümanların
faydasına ait hayırlı bir maksadın ve dini bir hizmetin
oluşması için bilerek küfür adeti olan kıyafeti giyinmek
küfrü gerektirmez.
Fakat, ticaret, tahsil ve seyahat gibi şahsi menfaatler
için diyâr-ı küfre gidip de orada veya İslâm diyarında,
bilerek, bir zaruret olmadan ve kendi isteği ile şapka
vesair küfür âdeti olan kıyafetleri giyinen müslüman hakkında ihtilaf olunmuştur. Fakihlerin çoğunluğu
"Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan
kalanseve,
yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu
ile giyinmek küfürdür. Zira bu alâmeti küfürdür. Onun
için bunu ancak mecusilik, Hristiyanlık, Yahudilik gibi
küfrün çeşitlerinden birini iltizam edenler ve kalpleri
küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir
alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine
hükmetmek aklen ve şer'an makbul ve muteber bir
yoldur." diyorlar.
Fukahâdan bazıları da "Mecusi, Hristiyan ve diğer kâfir
milletlere mahsus ve onların kıyafet adeti olan kalenseve
yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman onlara
benzemiş ve onları taklid etmiş olduğu için günahkâr
olursa da kâfir olmaz" diyorlar.
İkinciye kail olanlar esbâb-ı mücibe olmak üzere diyorlar
ki: Şapka gibi küfür alâmetini kendi seçimi ile giyen
kimse lisanen muvahhid, kalben musaddık olduğu için
mü'mindir.
Büyük müctehidlerden İmâm-ı Azam (Allah'ın rahmeti
üzerine olsun) Hazretleri demiştir ki: "Bir kimse iman ve
İslâmdan, ancak girdiği kapıdan çıkar." İmâm-ı Azam'ın
bu sözüne nazaran asaleten girmek ancak ikrar ve tasdik
ile olur. Çünkü imanın rüknü bunlardan ibarettir. Şapka
giyen kimsede ise ikrar ile tasdik mevcuttur.CEVAP:
İmanın bir takım gerekleri vardır ki, onların yokluğu
ile imanın zıddı olan küfür tahakkuk eder. Mesela
Allah Teâlâ'ya, Peygamberlere, Allah'ın kitaplarına
ta'zim, imanın lazım olan şeylerindendir. Bunları
hafife ve alaya almak ise ta'zime aykırı olduğu için
küfürdür. Binaenaleyh ta'zime aykırı ve tekzib emâresi
olan söz ve fiiller şer'an küfrü mucib sayılmışlardır.
Esasen şeriat nazarında tekzib alâmeti ve inkar
belirtisini taşıyan tasdik ve ikrâr muteber ve itimada
şayan değildir.
Şu halde İmam Hazretlerinin sözünün manası imanın
şer'an muteber olan hükümlerine aykırı bir söz bir fiil
müslümandan sudür etmedikçe kâfir olmaz, demektir.
Nitekim puta secde etmek, Allah'ı, Peygamberleri,
kitapları, şeriatı tahkir ve alaya almak gibi imana
aykırı olan bir iş işlemek veya bir söz söylemek, tekzib
alameti ve inkar belirtisi olduğu için irtikab edenin
küfrü ile hükmolunur. "Feteva'yı Hindiyye" ve
"Muhid-i Burhanî"de deniliyor ki: "Başına Mecusi
kalensevesi, yani Mecusi şapkası giyen kimsenin
küfrüne kail olanların kavilleri sahihtir."
Bu söze sahip olanlara göre, akide bozukluğundan
neş'et ettiğinden Mecusi kalansevesi giyen kimsenin
küfrü ile hükmolunur. Nitekim "Ben Mecusiyim"
diyen kimsenin bu sözü, akidesinin bozukluğunu
açıkladığı için küfrü ile hükmolunmuştur.
Çünkü mecusilere mahsus ve onların kıyafet alâmeti
olan kalenseveyi kendi seçimi ile giyinmek, giyenin ruhen mecusilik maneviyatı ile boyanmış olduğuna
alamet ve belirtidir. Onun için bu kıyafette görülenlerin
küfrü ile hükmolunur.
Şunu da arzedeyim ki, bütün milletlerin baş kisveleri
milliyet ve dinleri ile bir çeşit alâkayı haizdir. Şapkalar,
serpuşlar, mesela Avrupa memleketlerinde ne kadar
muhtelif şekillere ayrılırsa aynisın, hepsinin bir asıldan
çoğaltılmış olduğu ve zaman ve mekan itibariyle
muhtelif bir şekil olmakla beraber o aslım ruhu
muhafaza edilmekte bulunduğu şüphesizdir. Şu halde
şapka din ve milliyet alâmeti olduğu için onu giyen
kimse "Ben bu millettenim" diye bir ikrarda bulunmuş
olur. Mukabilinde serahat bulunan bu gibi belirtiler ise
her halde sarih gibi muteberdir. Ancak mukabilinde
fiilen imanın sarahatini gösteren ahval ve ameller
karşısında bu ikrar hükmünden sakıt olabilirse de
müslümanlar nazarında o adam kendisini şüpheden
kurtaramaz. Bu mesele şapkayı giymeye sebep, kalbî
ve ruhî olmadığı takdirdedir. Sebep kalbî olursa imanı
gösteren ahval ve amellerin riya ve nifak ve o adamın
da mürâî münafık olduğuna hükmedilir.
Esasen kılık ve kıyafet âdetinde gayr-i müslimlere
benzemekten men' ve nehy ile Peygamber Efendimizin
murad ve maksadı müslümanlar
arasında İslâmî milliyeti kurmaktır. İslîmi milliyetin
dayanak noktası da küfür milliyetine mahsus olan,
şiar, adet ve tavırlarda kâfirlerden ayrılıp onlara
benzememektir. Binaenaleyh İslâm ümmetçiliğinde
gayret göstermek, imanınW • 1 • • • 1 •• 1 •• 1 • • 1 "1 •• 1
gereğidir. Onun için her müslüman dini hükümlere ters
ve bilhassa İslâm milliyetine muhalif olan işlerden
kaçınmalıdır.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:50 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Profesör
RE: Atıf Hocayı İdama götüren kitap..
Şu halde lisanen ikrar ve bedenen ibadet ve amel gibi
İslâmi milliyetin açık belirtileri ile asla alâkadarlık
göstermeyip kılık ve kıyafetten başka gayr-ı
müslimlerden farkı kalmamış olanlar, kıyafetlerini de
onlara benzetiverince batınlarındaki imanı temsil
edecek ve İslâm ümmetçiliğini gösterecek hiç bir
halleri kalmadığı için "Bir millete benzemeye çalışan
kimse, onlardan olur." Hadis-i şerifinin iktizasınca o
adamların kefere zümresine iltihak etmiş olduklarına
kat-i bir surette hükmolunur. Bu hakikati açıklamak
için bir misal vermek isterim. Her devletin özel
alâmetleri içeren bir çeşit bayrağı vardır ki, o bayrak
hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın
üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur.
Mesela bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı
itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına
benzediği halde yalnız şanlı bayrağının alameti
farikasıyla onlardan ayrılır. Bu alameti görenler bizim
zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin
bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen,
adeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun
mürtekibi, hıyaneti vataniyye, cinayet-i milliyye ve
ecnebi taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına
hükmolunur. Bunun için medeni memleketlerden hiç
birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklit ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir
kimse cesaret gösteremez.
İşte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden
değildir" Hadis-i şerifi ile müslümanların, şiar ve
alamet-i küfürde gayr-i müslimlere benzemeye
yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim
zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının
bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve
sair küfür alameti giyen ve takanların İslâmî kimlikten
çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına
hükmederler.
Fukaha-i Kiram Hazerâtı, Mecusi kalensevesi giyen
kimsenin küfrünü açıkladıkları halde Yahudi
kalansevesinden bahsetmiyorlar. Bunları giyinmek
küfrü gerektirmez mi diye sorulursa cevap olmak üzere
deriz ki, şer'i şerif nazarında küfr, tek bir millet
sayıldığı için, küfür alametleri arasında fark yoktur.
Binaenaleyh, gayri müslim unsurlardan hangisi
olursa olsun, onların adeti olan şeyleri giyinmek,
takınmak, kuşanmak, sahih kavle göre küfürdür.
"Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.
Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyiniz." Hadis-i şerifi
gayri müslim milletlere mahsus olan şiar ve alamet
arasında şer'an fark olmadığına delildir.
Şapka, zünnâr, haç gibi küfür alâmetinden sayılan
şeyleri giyinmekle, şer'an yapılması emrolunan
şeyleri, mesela namaz ve zekatı terk ve nehyedilen şeyleri, mesela zinayı, hırsızlığı yapmak arasındaki
fark nedir ki, evvelkiler küfür alameti ve tekzib
emaresi sayıldığı halde ikinciler sayılmıyor diye bir
soru ortaya çıkarsa cevap olarak deriz ki;
Vakıa ikinciler de evvelkiler gibi şer'an yasak iseler
de, nefsî heves ve arzular, bunları yapmaya fıtraten
meyillidirler. Onun için şahevi kuvvetleri akıllarına
galip gelen insanlar dinen yasak olan nefsani arzuları
yerine getirmekten uzak değildirler. İşte bunun için
Peygamberimiz (S.A.V.) onları tekzib alâmeti
saymamıştır.
Fakat küfür ehline ait olan adet ve alâmeti işlemek için
böyle bir özür ve fıtri bir meyil yoktur. Zira bu esasen
nefsin arzu ve meyil ettiği arzulardan değildir. Şu
halde bunu işlemeye sebep akîde bozukluğundan
başka bir şey olmadığı için İslâm, şer'i yasakların bu
kısmını küfür alameti ve inkâr belirtisi saymakla
bunları işleyenin küfrüne hükmetmiştir.
Fukahâ-i kiram hazeratı: "Bir meselede doksan
dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür
olmadığına olursa ikinci cihet, yani küfürde olmama
ciheti tercih olunmak suretiyle fetva vermek gerekir.
Zira küfür büyük cinayet olduğundan küfürde olmama
cihetinde bir ihtimal varken tekfir cihetine gidilmesi
uygun olmaz." diyorlar. Şu halde buna nazaran küfür
alametlerini irtikab edenler nasıl tekfir olunabilir, diye
sorulursa cevabda deriz ki; Fukahâ-i kirâm hazeratının
bu sözleri meselede küfürde olmama ihtimali bulunmasına göredir. Böyle bir ihtimal bulunmadığı
takdirde, icmâ ile küfür üzere fetva verilmesi icab eder.
Bununla beraber fukahânın bu sözleri gerçeğe değil,
ihtiyada dayanarak söylenmiştir. Mesele iman ve küfre
müteallik olduğundan gayet mühimdir. Onun için bir
meselede küfre, doksan dokuzda değil, hatta bir ihtimal
bile olsa aklı başında bir müslüman böyle tehlikeli bir
şeye cüret etmemelidir. Zira o bir ihtimal aslında küfrü
gerektirebilir. Müslüman için en muteber ve en
kıymetli olan, iman ve İslâmî meselelerinde küfür
şüphesi olabilecek şeylerden sakınmalarını din
kardeşlerimize tavsiye eder ve "Dilediğinizi işleyiniz,
Allah amelinizi görüyür." (Tevbe: 105) âyetinin yüce
manasına müslüman kardeşlerimizin dikkatini çekerim.
(Ey görüş sahipleri ibret alınız). Ve selam Cenab-ı
Hakka tabi olanlara olsun. Her hal ve vakitte hamd,
Alemlerin Rabbine ve salat-ü selam, Peygamberlerin
efendisine ve onun âline ve ashabına olsun. Amin.
10 Zilhicce Sene 1342 (12 Temmuz sene 1340 1924)

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 23-11-2014, Saat:01:50 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.