Şaşırdım: Kimi sevip kimi sevmeyeceğimize bile artık Fatih Altaylı ideolojisindeki insanlar mı karar veriyor? (Gönül meselesi olan "sevme-sevmeme" konusunu araştırmak üzere, İstanbul/Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın soruşturma başlatmış olması çok tuhaf).
Sormak lâzım: Bir insanı, bir kurumu, bir milleti, devleti, bayrağı sevip sevmeme konusu tamamıyla insanın duygusal boyutunu ilgilendirir...
Böylesine duygusal bir konuyu mantık, hatta "suç" zeminine nasıl oturtabiliyorsunuz?
Bu ülkede herkes Allah'ı sevmezken, herkes Peygamber'i sevmezken, "Atatürk'ü herkes sevmeli" anlayışına nasıl varıyorsunuz?
Ne yapmış olursa olsun, ülkesine ne kadar büyük ve erişilmez hizmetlerde bulunursa bulunsun, bir kişinin bütün bir millet tarafından "tartışmasız" beğenilip sevilmesi mümkün müdür?
Bir milletin bir şahsı, partiyi, kurumu bütünüyle desteklemesi olacak şey midir? Oldu diyelim, gerekir mi? Atatürk'ün böyle bir şeye ihtiyacı var mı?
Böyle bir demokrasi duydunuz yahut gördünüz mü hiç? Demokrasi çok renkliliğin ve çeşitliliğin adıdır! Milletlerin "tek"e mahkum olduğu ülkelerin rejimine "demokrasi" demezler...
O tür rejimlerin başka başka isimleri vardır. Ama sonuç olarak hepsi aynı kapıya çıkar: "Diktatörlük" derler.
Türkiye bir diktatörlük müdür ki, herkes aynı kişiyi sevmek zorunda olsun?
....
En çok kimi seviyorsun?"
Aileden gelen bir refleksle, "Allah'ı" deyince, Başöğretmenimin yüzü düşmüş, kaşları çatılmış, "Seninle işimiz var" demişti.
Neden sevgilerimle bu kadar ilgilenildiğini ancak büyüdükçe anlayabildim. Sevgilerimi yönetmek istiyorlardı.
Doğru düzgün Türkçe bile bilmeyen (doğru düzgün Lazca biliyordu) büyük halam ise başka bir şeye meraklanmış durmadan onu soruyordu:
"Ne etmişuz uşağum, cunahumuz (günahımız) nedur?"
"Günahundan değil Halacuğum, sevabundan buraya geturuldun" diyememenin acısını yaşıyordum.
Ülkemde seven sevgisini, sevmeyen gerekçesini özgürce söyleyebilmeli.
Yoksa ülkemi ikiyüzlülük işgal eder ki, böyle bir işgalin İngiliz işgalı kadar acıtıcı sonuçları olur.