Yönetmenliğini Frank Darabont’un yaptığı, Stephen King’in “Rita Hayworth ve Shawshank’in Kefareti” isimli novellasından uyarlanan Esaretin Bedeli filmini yıllar sonra yeniden izlediğimde yine bu rahatsız edici unsuru hissettim.
Bildiğimiz hikâyelerden bir hikâye, insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar anlatılanlardan. Aynı düş kırıklığı, aynı haksızlığa maruz kalma, aynı azim, aynı vazgeçememe, aynı hedefe kilitlenme ve elbette başarı. Bir olay, olayın tetiklediği içsel yıkım, içsel yıkımın başarıya ulaşmayla onarılma gayreti. Standart modern ya
şam efsanesi. “Başarın yoksa hayatının bir manası olduğunu söyleme bana” miti.
Hikâye ana hatlarıyla şöyle. 1946 yılındayız. Andy Dufresne (Tim Robbins), bir
bankacı. Karısının onu aldattığını öğrenir. Elinde tabanca, karısı ile adamın
buluştuğu evin önünde arabasının içinde bekliyor. Körkütük sarhoş. Torpido gözünden silahını çıkarıyor, kurşunları yerleştiriyor, arabadan çıkıp yalpalaya yalpalaya eve doğru ilerliyor. Sonuç: İki ölü. Ama Andy, karısını ve adamı kendinin öldürdüğünden emin değil. Hiçbir şey hatırlamıyor o geceyle ilgili. Savcı cinayetleri Andy’nin işlediğinden emin. Mahkemenin kararı, iki kişiyi öldürmekten iki kere müebbet hapis.
Hayatın büyük kederi. Adaletsizliğe maruz kalmak. Andy, ünlü Shawshank hapishanesinde, gerçek katiller arasında. Katil de olsanız bu sizin illa da sizin insanlıktan çıktığınızı göstermez. Ellis Redding (kısaca ona Red diyorlar) böyle biri mesela. Bir mekana hapsolma insanları yakınlaştırma ortamı da sağlar. Andy ile Red (Morgan Freeman) arasında sıkı bir dostluk başlıyor. Tamam, bu da güzel. Ahbaplık, yakınlık, bağlılık hayatın zorluklarına karşın iyi bir nokta-i istinattır. Red, hapishanenin mühim şahıslarından biri. Mahkumların dışarıdan istediği her şeyi tedarik eden kilit adam.
Hikâyenin ruha şifa olamayan unsurları
Hızlıca ilerleyerek, hikâyenin ruhumuza şifa olamayan unsurlarına gelelim. Olaylar gelişir, iniş çıkışlarla mutlu sona gelinir. İlla da ana kahraman başarmak mecburiyetindedir. Çünkü modern hayat algısının merkezinde başarı vardır, neticeye ulaşmak vardır.
Eğer ahiret yoksa, adalet illa da dünyada tecelli edecektir. Yoksa bir roman yazarı, bir film yönetmeni eseriyle insanlara başka bir şekilde umut aşılayamaz. Umutsuz hikâyeyse can sıkıcıdır.
Yirmi yıl boyunca her gün ama her gün muazzam bir azimle, sebatla uzun bir tünel kazan Andy, hapishaneden kaçar. Hem de karapara aklamada bankacılık bilgilerini kullanarak yardımcı olduğu hapishane müdürünün banka hesabını boşaltarak. Bir güzel paraları cebe indirir ve Meksika’da bir sahil kasabasının yolunu tutar. Elbette ahbabı Red’i unutmaz.
Bu olaylardan bir süre sonra, mahpushanede kırkıncı yılını dolduran Red de, iyi haldentahliye edilir. Mutlu son şu: Red, Andy’nin kendi için bir ağacın altına sakladığı paraya ve mektuba ulaşır, Andy’nin yerini öğrenir. İki ahbap birbirine kavuşur ve ömürlerinin geri kalanın birlikte geçirirler.
Her şey iyi, güzel görünüyor değil mi? Andy, işlemediği bir suçtan yirmi yıl gereksiz bir şekilde hapiste yatmış, yirmi yılı heba olmuştur. Bu heba olmuş yılları geri getirmenin ya da telafi etmenin bir yolu yordamı yok mudur? Başka bir ifadeyle bu yirmi yılın hakkı nasıl verilecek Andy’ye?
Herkes Andy gibi kısmetli değil ayrıca. Bu hikâyede hadise şöyle gelişseydi ne olacaktı?: Andy kaçarken yakalanıyor ve ömrünün geri kalanı hapishanede çürüyerek geçiyor. Bunun telafisi, adaletin tecellisi nasıl olacak? Andy, kaçmayı “başaramadığında” hayatı manasız mı olacak?
Bu soru akla, filmin ortalarında tanıştığımız genç bir delikanlının başına gelenleri getiriyor: Hovarda mı hovarda, bir o kadar tatlı mı tatlı Tommy’yi. Delikanlı, Andy’nin samimiyetinden etkilenip adam olmaya karar vermiştir. Andy ona okuma yazmayı öğretmeye başlar. Büyük aşama kaydettiği sırada ne olur peki? Tommy, dürüstlüğü ve adalete olan inancı yüzünden, hapishane müdürünün hışmına uğrar ve öldürülür.
Tommy’nin yaşamı, tam da daha iyi bir insan olmak için gayret sarf etmeye başlamışken, uğradığı zulüm ile çıktığı yolda başarıya ulaşamadan son buldu. Peki, şimdi Tommy için, “boşu boşuna yaşadı ve boşu boşuna öldü zavallıcık” diye ağıt mı yakmalıyız? Andy’nin başarısıyla başımız dönerken yarı yolda kalmış hayat yolcularına söyleyecek lafımız ne olacak? Andy, bir şekilde, hapisten kaçarak kısmen de olsa bu dünyada adalete kavuştu. Peki ya gerçek katiller? Nedamet etmiş olanlar? Pişmanlıktan gözüne uyku girmeyenler? Bir anlık bir öfke uğruna hayatı kararanlar? Ruhları nasıl nefes alacak?
İlginç bir tevafuk ki, filmdeki olayların geçtiği yıllarda yani, 1943 yılında Zamanın Bedii Denizli’de hapis yattı ve orada Meyve Risalesi’ni yazdı. Yani bu soruların cevabını.
Dilerim derdim affıma vesile olur..
Yürüyorsam düşe kalka, bil ki ısrarımdan..