You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

ALLAH'A İMAN EVRENSELDİR!

ALLAH'A İMAN EVRENSELDİR!

Acemi Üye
ALLAH'A İMAN EVRENSELDİR!
İman, insanın hatta kâinatın yaratılmasından çok daha önce esasları belirlenmiş, Arş ve cennetlerde melekler, cinler ve isyanına kadar iblis tarafından uygulanmış bir inanç bütünüdür.
Kur’an’daki ayet ve kıssalardan; meleklerin mutlak itaat etmek üzere nurdan yaratıldıklarını, verilen işleri muntazaman yürüttüğünü, cinlerin ateşten yapıldığını ve insandan önce yaratıldığını, iblisin cinlerden olduğunu, cinlerin itaatsizlik yapabildiklerine göre mutlak itaat anlamında meleklerden farklı olduklarını anlıyoruz.
Yine anlıyoruz ki cinler ibadet etmek üzere yaratıldığı ve belki çok uzun zaman varoldukları halde (!) Yüce Allah insanı yaratmaya karar veriyor ve bu iradesini muhtemelen melekler meclisinde melekler ve cinlere açıklayıp hepsinin topraktan yaratılacak bu insana secde etmesini istiyor. Buradaki secde etmenin ibadet lafzıyla değil saygı ve büyüklüğünü kabul etme anlamında olduğunu düşünüyoruz. Çünkü ibadet edilecek sadece Yüce Allah’tır. Kabul edilecek büyüklük ise Yüce Rabbin yere ve cennete mirasçı kıldığı cinsin insan olmasından kaynaklanır. Yine de doğrusunu Allah bilir.
Melekler hemen itaat ederken, İblisin büyüklenmesi neticesi meclisten kovulması ve akabinde kâinat ve insan gözleri önünde yaratıldığı halde isyanında ileri gitmesiyle lanetlenmesi sonucu insanın cennette ve sonra yerde yaşamı sıkıntılı olarak başlamıştır. Çünkü iblis müsaade aldığı belirli süre sonuna yani yeniden dirilişe kadar kendisinin ve kendisine uyan cinlerin muhatap olacağı cehenneme çekebileceği kadar fazla sayıda insanı da çekeceğine dair iddiada bulunmuştur. Hz. Âdem ve eşinin cennetten kovulmasına da bu iddia ve kışkırtma sebep olmuş, tövbeleri sonucu Yüce Allah’ın rahmetiyle bağışlanmışlar ancak belirli süre tamamlanana kadar yeryüzünde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 51/56)
İnsanlar cinler gibi ibadet etmek üzere yaratılmıştır. İnsan hür iradesiyle iyiyi ve kötüyü seçebilme melekesine sahiptir. İblisin ahdine rağmen ayakta kalabilenler mutlu sona ulaşacaktır. Dünya yaşamında kötüyü ve kolayı seçenler iblis gibi cehenneme, iyiyi ve güzeli seçenler melekler gibi cennete girecektir.
“Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.” (Secde 32/13)
Yüce Allah cinlerin varlığına rağmen insanın yaratılmasına hükmetmiş ve insana akıl, ruh, şuur gibi pek çok meziyetler vermiştir. Bunun hikmeti Rabbimize aittir. Önemli olan husus Yüce Allah’ın kendisine ibadet ve hamd edilmesi yönündeki istek ve buyruğudur. O, kendisine inanılmasını, yönelinmesini, şükredilmesini, tesbih edilmesini, ibadet ve itaat edilmesini, azabından korkulmasını istemektedir. Yani ezelden ebede kadar yarattığı tüm mahlûkat ‘iman ve ibadet’ üzere yaratılmıştır.
Cinlerin insanın yaratılışından önceki iman durumlarını Allah bilir ancak İblisin ilahi buyruğa karşı gelmesi ile bu inanç yumağı mutlak olmaktan çıkmış ve belki de ilk itaatsizlik insanın yaratılışının hemen öncesinde bu hadiseyle yaşanmıştır.
Aldanma, kandırma, günahtan korkmama, ölümsüzlük isteği, intikam, hırs, şehvet veya güce açlık duyma gibi ahlaksal durumlar iblisin isyanı neticesinde cennete kadar girmiş ve ilahi ahlakı kirleten bu beşeri ahlak zaafı iblise uyan cinler ile insanların cennetten kovulmasıyla sonuçlanmıştır. Güzellik ve iyilik odaklı iman bu sayede ahlaksal boyut kazanmış ve ibadet kadar ahlak ta imanın göstergesi haline gelmiştir.
İblisin ahdine karşılık Yüce Rabbin kesin hükmü ‘iblisin ve ona uyanların mutlaka cehenneme gideceği’ şeklinde tecelli ettiğinden iman sadece iyilik yapmayı değil aynı zamanda kötülükten sakınmayı da gerekli kılmıştır. Velhasıl yerde yaşam ile imtihan başlamış, kıyamete kadar devam edecek olan hayat topraktan yaratılan insanın şerefli önderliğinde şekillenmiştir.
Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberler değişik ümmetlere, değişik zamanlarda ve ufak değişikliklerle aynı mesajı vermiştir; iman ve tevhid. Bu nedenle iman, ümmetin o anki vasıflarına ve kendilerine gönderilen peygamberin bildirdiklerine göre çok eskiden beri vardır ve zaman içinde ufak farklılıklar gösterse de kul olmanın ilk şartıdır.
Gelen en son peygamberin bildirdiklerine itaat edenler kendilerinden çok öncede gelmiş olsa iman etmiş sayılırlar. Bu insanların imanı sonraki peygamber geldiği zaman yenisine uydukları takdirde devam eder. Sonraki peygamber geldiği halde hala önceki peygamberin çizgisinde yürüyenler veya peygamberlerin bildirilerini tümden inkâr edenler imandan uzaklaşır.
Bu kapsamda sayı ve mahiyetini tam bilemediğimiz peygamberlerin istisnasız tüm ümmetlere geldiği, toplumun yapısı ve kapasitesine bağlı olarak helal ve haramların değiştiği, azap ve rahmetin farklı olduğu görülür. Ancak Allah’ın o toplumdan muradı neyse o değişmez. Kulların da o murada karşı gelme veya yorum yapma hakkı yoktur. Onların imanı; kendilerine verilen emre uymaktır. Uyanlar iman etmiş, uymayanlar isyan etmiş olur.
Hak olmayan dinler, putlar vs. gibi Yüce Allah’ın bildirmediği, emretmediği batıl olan uygulamalar imanın kapsamında zaten değildir. Bunlara uyanlar iman etmiş sayılmaz. Çünkü onlara ibadet edilmesini kurban kesilmesini, yardımcı veya şefaatçi edinilmesini Allah emretmemiştir. Ortağı, eşi, benzeri, yardımcısı olmayan Allah’ın batıl olanı emretmesi zaten mümkün değildir. Allah Hakk’tır, Hak olanı emreder. Yaratılanlar ise o Hak olana uymak zorundadır.
Zamanın insanları için izin/av yasağı günü cumartesi ise iman o gün çalışmamayı, izin/ibadet günü pazar ise pazar günü çalışmamayı gerektirir. Sonraki peygamberin ve kutsal kitabın buyruğu bunu mesela cuma ile değiştirdiği zaman iman etmek kabullenmeyi gerektirir. Dahası yeni peygamberin doğrultusunda olanlar hariç eski peygamberin bildirdikleri artık batıldır, değişmiştir ve kullar yenisine uymak zorundadır. Aksi halde iman etmiş sayılmazlar.
İslamiyet’in, Hz. Muhammed(sav)’in ve Kur’an-ı Kerim’in gelmesinden sonra önceki dinler batıl durumuna düşmüş, iman İslamiyet üzere ve son kez şekillenmiştir. Yaklaşık 14 asırdır olduğu gibi kıyamete kadar da yaşanacak olan iman bu imandır. Bu iman; Hz. Âdem Peygamber’den bu yana tüm peygamberlerin bildirdiği esasları derleyen, kolay hale getiren, rahmet ve muhabbet dolu bir imandır. Bu nedenle iman etmek tüm peygamber ve kutsal kitapları kabullenip saygı duymayı ama sadece son olana itaat etmeyi gerektirir.
Dolayısıyla bizler için tüm dinlere saygı duymak iman gereğidir. Ama bu o dinlere mensup olmayı gerektirmez çünkü İslamiyet öncesi bütün dinler artık batıldır. Tam aksine o din mensupları İslamiyete geçmekle mükelleftir.
“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr 59/24)
Kâinatta yer alan her varlık biz anlayamasak ta Yüce Rabbini tesbih eder. Taşlar titrer, kuşlar uçar, rüzgâr eser, güneş doğar, ay parlar, gök gürler. Sallanan her yaprak, çatlayan her çekirdek, fışkıran her tohum ilahi irade iledir. Varlıkların bu tesbihi Yüce Allah’ın büyüklüğünü dile getirmek ve duyulan saygıyı ifade etmektir. Bu itaat mutlaktır. Yani güneş emredilen yörüngede, emredilen yere doğru yüzer, aydınlatır, ısıtır, zamanı gelince yerini aya bırakır. Bu işi belki milyonlarca yıldır yapar. Bir saniye ve bir milim hata yapmaz. Yani iman sadece insana mahsus bir şey (!) değildir.
İman; melekleri, cinleri, insanları, görünenleri ve görünmeyenleri, atalarımızı, cansız varlıkları, mahlûkatı, tabiatı, coğrafyaları, tüm zamanları ve tüm boyutları kapsar. O zaman diliminde dünya üzerinde her yerde o dinin hükmü geçerlidir. İman etmek Allah’ın en son kelamına duyulan itaat ile ölçülür. Makbul dinlerin tamamı aynı Yaratan’a yönelir, inanır, itaat eder. Hangi dinin mensubu olursa olsun Allah’a iman ortak paydadır. Zaten bu ortak paydada birleşen herkes İslamiyet’e dönmekle mükelleftir, dönmüştür, dönecektir.
Bugün hangi ülkede yaşarsa yaşasın Müslüman olanların Kabe’si nasıl belliyse, imanının şart ve esasları da herkes ve her din için yüzyıllardır bellidir. İslamiyet bu esas ve şartları belirleyen, güncel ve son hale getiren mükemmel ve Allah’ın rıza gösterdiği haldir. Dolayısıyla imanın esasları dinler değişse de değişmemiştir.
İmansızlık veya şirk de değişmemiştir. Allah’ın o zaman diliminde o toplum için seçtiği dinle mükellef olanlardan kolaya, kötüye kaçanlar, hırs, şehvet, nefislerine mahkûm olanlar, inançsızlık edenler, küfre ve şirke batanlar her devirde var olmuştur ve gelecekte de olacaktır. Bunlar dinler değişse de imansızlıklarını kaybetmemiş, insanları ibadetten engellemiş, peygamberleri öldürmüş, kutsal kitapların ayetlerini değiştirmiş, sayfalarını saklamış, iman edenlere savaş açmıştır. Bu kâfir, müşrik veya münafıklar menfaat ve makamları uğruna iman edenleri saptırmaya çalışırken amelleri ile her adımda cehennemin daha derin yerlerine dalmıştır.
Burada Yüce Allah’ın kalpleri eğriltmesi, nefisleri temizlemesi ve imanı dilediklerine vermesi, insanın Allah dilemedikçe dileyememesi hususlarına değinmek gerekir.
Kader, imanın belki de anlaşılması en zor konularından biridir. Olanlar ve olacaklar bir ana kitapta yazılıdır. Olacakların değişmesi mümkündür ama sonu gören Allah her insanın ve her olayın sonunun nereye gideceğini bilir. Bildiği için de o insan için iradesini o yönde ortaya koyar. Kimin ahirette sevineceğini, kimin üzüleceğini O bilir.
İnsan iradesine ihtiyaç duyulmayan hususlarda Allah dilediğini yapar. Yıldızlar doğar, fırtınalar olur, kuşlar göç eder. İnsanın seçmesini gerektiren hususlarda ise bizlerin tercih yapmasını yani dilemesini bekler. Sonra insana güç verir ve insan o işi yapar. İnsan kendi iradesi ile yaptım zanneder oysa dileyen kendisidir fakat o gücü veren, müsaade eden ve rıza gösteren Yüce Allah’tır. İnsan dilediğinden, istediğinden, niyet ettiğinden bu nedenle sorumludur. Bu sorumluluktan kurtulamaz. Kendisi dışında gerçekleşen olayların sonucuna ait ceza veya mükâfat ise ona zarar vermez. Hatta istemeden verdiği zararın bile doğrusunu Allah bilir ama hanesine günah olarak yazılmaması muhtemeldir. İblis te insanlara bir şeyi bu yüzden zorla yaptırmaz, süslü gösterir ve kandırır. Bilir ki zorla yaptırırsa suç o insanın değil kendisinin olur.
Allah isteseydi dilediği insanı günahkâr, dilediğini mümin yapardı. Ama o zaman insanlar yaptıklarından sorumlu olmazdı. Bunun yerine Yüce Allah o insanın akıbetini bildiği için onun sonuna yakışır niyetlerine destek vermekte, akıbetlerine uymayan dilek ve isteklerine rıza göstermemektedir diye düşünürüz. Allah küfre sapanları daha çok saptırır, sapmak isteyene engel olmaz, tevhide yönelenin de elinden tutar. Bu nedenle bizler ne kadar istersek isteyelim hissemiz cüzidir. Allah’ın irade ve rızası olmadan nefes bile alamayız.
Nefsimizin temizlenmesi de, kalbimizin iman ve itaatte sabit kılınması da, iman etmemiz de, dilememizde Allah’ın buyruğu altındadır. İlk adımı biz atsak ta son söz ve hüküm daima Yaratan’a aittir. İnsan iman etmek isterse Allah yardım eder, sapmak isterse Allah rıza gösterir. İman bu nedenle isteyerek, dileyerek yapmamız gerekendir. Zorla, tereddüt ederek iman edilmez. İstemediğimiz halde yaptığımız bir kötülüğün sonuçlarından nasıl sorumlu değilsek, niyet etmeden yaptığımız veya nedne olduğumuz iyiliklerin sevabından da nasibimizi alamayız. İstemeli, Allah'tan yardım dilemeli ve sonuca yani Allah iradesine ne olursa olsun mutlak itaat etmeliyiz.
O işin hayırlı veya hayırsız olmasına karar vermek bizim haddimiz değildir. Hayır da şer de Allah'tandır ama hayırlı bir şey zannedip istediğimiz bizim için hayırlı olmayabilir. Dahası bizim için iyi olan bir başkasının felaketi olabilir. Kader bu nedenle akıllar sığamayacak kadar büyük bir muammadır. Allah için kolay olsa da bizler için kaderi idrak etmek zordur. Bilemediğimiz için de iman etmemiz sonuçlara rıza göstermeyi gerektirir.
İman; kıyamete kadar İslamiyet esaslarına uygun olarak var olmaya devam edecektir. İslamiyet gelmeden önceki dinlere mensup olanların artık bahanesi yoktur. Kendi dinleri ile İslamiyet’in kesiştiği noktalarda hoşgörü gösterilebilirse de sorun İslamiyet ile eşdeğer olmayan inanç ve sözlerdedir.
En büyük fark Allah’ın Tek’liği konusundadır ki zaten İslam’a göre Allah’a evlat, ortak, yardımcı yakıştırmak şirktir. Bizler Hz. Musa ve Hz. İsa'nın Allah'ın peygamberleri olduğuna, Hak dine davet ettiklerine, İncil ve Tevrat'ın kutsal olduğuna ancak bu kitaplar tahrif edildiğinden artık itimat edilemeyeceğine inanırız. Yahudilik ve Hıristiyanlığa da bu nedenle rıza göstermeyiz. İmanımız kitaplara ve peygamberlere iman etmeyi gerektirir. Bu iman o peygamberlerin Allah tarafından seçildiklerine ve o kitapların Allah'ın emriyle vahyedildiklerine aittir. Ama hepsi o kadar. Onların dinine tabi olmak imanın gereği değil tam tersine yasakladığı bir şeydir. Son ve Allah'ın kıyamete kadar seçtiği din İslam'dır ve Hz. Muhammed (sav)'den bu yana yaşamış ve yaşayan herkes İslam'a göre iman etmek zorundadır.
Hıristiyan ve Yahudi olanlar kutsal kitapları ilk zamanlarda bile tam kayıt altına alınamadığından, kitaplardaki hükümler birilerince değiştirildiğinden, bazı sayfaları saklandığından zaman içinde tevhidden sapmıştır. Çünkü dinleri Allah'ın emrettiği şekilden sapmış, farklı ve insan yapısı bir din halini almıştır. Nitekim günümüzde Tevrat ve İncil daha ziyade tavsiyeler kitabı veya hatıralar manzumesi şeklinde masalımsı bir haldedir. O insanlar kendilerine ruhbanlar tarafından verilen bilgilere göre ve değişmiş kitaplarına uygun olarak ibadet ve iman etmektedirler.
Bu içten, samimi ve masumane halleriyle sıradan din mensupları suçsuz da olabilirler. Onlar hakkında Yüce Allah hükmünü kıyamette verecektir. Fakat hepsinin üzerine farz olan son din olan İslam’ı en azından bir kere okumak ve düşünmektir. İslam’a geçmeseler bile saygı duymak zorunda oldukları halde, ki çoğunluk bu şekildedir, ilim sahiplerinin kasıtlı olarak zaman zaman İslam’a, kitaba ve peygamberimize saldırmaları onların ne derece şirke battığının göstergesidir. İslam’a geçmedikleri gibi saygı da duymadıkça onların ahireti asla parlak olmayacaktır. İbadet ve ahlak boyutu kendi dinlerinde yer bulsa da iman zaafiyeti onları yanlış yollara sürüklemektedir.
Hıristiyan ve Yahudilerden kitap ehlinin tüm kandırmacalarına rağmen Allah’ın birliğine şahitlik edip iman eden elbette vardır. Zaten bunlar, doğrusunu Allah bilir, muhtemeldir ahirette de affolunacaktır. Ehli kitaptan olup hakikati bildiği halde İslam’a saldıranlar ise kendi gönüllerinde derin yaralar içindedir. Battıkları şirke tüm dünyayı ortak ederek belki kurtuluruz ümidi taşıyanlar fitne ve fesat karıştıranlardır. Bunların akıbetleri de karanlık olacaktır. Zaten onların bu tutum ve hasımane davranışları nedeniyledir ki dünya huzura kavuşamamaktadır.
Batıl dinlere mensup olanlar, puta tapanlar vs. Hak'kı kabul etmediklerinden zaten şirke batmıştır. İbadet ve ahlakları onları kurtarır mı bilinmez ama iman yönünden noksanları onların asıl zaaflarıdır. Hak dinlerden önce yaşamışların hali ise kendilerine gelen peygamberlerin sözlü nasihat ve davetlerine uyma ölçülerine bağlıdır.
Kur'an'da kıssalarda kafirlerin daha ziyade atalarından öğrendikleri nedeniyle şirkte ısrar ettiklerinden bahsedildiğinden bu bizlere evlat yetiştirirken çok önemli bir hususu hatırlatmaktadır. Demek ki ilk öğretmemiz gerekenlerden birisi bu konudur.
Sonuç olarak iman ve imansızlık zamanlar, coğrafyalar ötesidir. Allah hep birdir, tek sahip, tek maliktir. Çocuğu, eşi, benzeri, ortağı, dengi, yardımcısı yoktur. İlk peygamberlerden bu yana insanlara davet hep bu merkezde olmuştur. İnanan ve bu uğurda savaşanlar mutlu, inanmayanlar mutsuz olarak ahirete intikal etmiştir. Oradaki hasatlar bu hayat tarlasına ekilenlerdir. Zaman varken, tövbe etmek mümkünken iman etmek, tevhide, dine, İslam’a dönmek doğru olandır.
İmansızlık bu dünyada kısa süreli hazlar sağlasa da yok olmaktır. Fıtrata, ilahi hükme uygun olan inanmak, ibadet edip ahlaklı yaşamaktır. Bir neyi dilersek Yüce Allah hakkımızda o yönde irade kullanacaktır. İyiyi dileyelim inşallah Allah ta iyiliği nasip etsin. Yoksa yolun sonu iman etmeyenler için çok korkunç ve karanlıktır.
Son söz imanın evrensel oluşu; Allah’a sulandırılmış, hobileştirilmiş, basite indirgenmiş, sosyalleştirilmiş, dinler arası diyalog şekline getirilmiş imanı değil, İslam’a uygun mutlak tevhidi gerektirir. Müslüman olmayanlar, müslümanlardan olup ta imanı terk eden ve diğer dinlere çark edenler karanlık yolların yolcusudur.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yeni Üye
RE: ALLAH'A İMAN EVRENSELDİR!
herkes Allah'a inanıyor. "Allah'a inanıyor musunuz?" diye sorsanız, insanların çok çok büyük bir kısmı, %90'dan fazlası Allah'a inanıyor. Bizim ülkemizde bu rakam, %90'dan çok daha ötelere geçer. Ama Allah'a inanıyor diye bir insanın cennete girmesi mümkün mü? Allahû Tealâ, Allah'a inanmayı yeterli görmüyor.

Bir insanın cennete adım atabilmesi, o kişinin Allah'a inanmasının yanı başında ikinci bir muhtevayı mutlaka beraberinde getirir. Bu bir dilektir sevgili kardeşlerim. Allah'a inanan kişi Allah'a ulaşmayı dilemelidir. Dilerse ne olur? Dilerse, dilediği anda o kişi cennetin anahtarına sahip olur. Bir dilek, Allah için son derece kıymetlidir.

Ruh, Allah'ın ruhudur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


"ve nefeha fîhi min rûhihî: Biz onun (insanın) içine ruhumuzdan üfürdük."
"ve nefeha: üfürdük
fîhi: içine
min: -den, -dan eki
rûhihî: ruhumuz."

Öyleyse Allahû Tealâ'nın ruhundan üfürdüğü bir varlık var; onun adı insan. İnsandan başka hiç kimsenin içine Allahû Tealâ ruhundan üfürmemiştir.

Ruh öyle bir şeydir ki; derhal insanın hüviyetini alır; anında onun şekline bürünür. Artık ruh, o kişiyi temsil eden bir ruhtur. Onun şeklini tamamen almıştır ve değişmez. Kişide değişiklikler vücut buldukça, ruhta da aynı değişiklikler aynı anda adım adım gerçekleşir.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın üfürdüğü bir ruh var ve bu ruhu onun sahibine, sahibi olan Allah'a iade etmekle, teslim etmekle mükellefiz. Allahû Tealâ açık bir şekilde buyuruyor:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


"İrcıî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş."

Bu, Allahû Tealâ'nın Kendisine ait olan ve bir emanet olarak insana verdiği ruhun Allah'a geri dönüş emridir.

Öyleyse bir insanın cehennemden kurtulması, o Allah'a inanıyor diye mümkün olabilir mi? İnsan Allah'a ulaşır. Bin bir türlü kötülük işler; kaybettiği dereceler, kazandığı derecelerden fazla ise o kişinin gideceği yer cehennemdir. Kimin günahları sevaplarından fazla ise o kişinin gideceği yer cehennemdir. Kimin sevapları günahlarından fazla ise onun gideceği yer cennettir. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de muhtevayı böyle açıklıyor. O zaman Mu'minûn Suresinin 24. âyet-i kerimesinde söylenene bakalım:

23/MU'MİNÛN-24: Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh(melâiketen), mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn(evvelîne).
Onun kavminden kâfir olanların ileri gelenleri: “Bu, sizin gibi beşerden (insandan) başka bir şey değil. Size üstün gelmek (hükmetmek) istiyor. Ve eğer Allah dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Atalarımızdan bunun hakkında bir şey işitmedik.” dediler.


Allahû Tealâ insanlara, insandan resûller ve peygamberler gönderir. Nebîler, peygamberlerdir. Peygamberler her zaman bulunmaz. Ama resûller bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında mevcuttur. Şu anda dünya üzerinde ne kadar dil konuşuluyorsa, o dillerin konuşulduğu her ülkede, o ülkenin bir resûlü mutlaka yaşamaktadır. Hangi ülkeden bahsederseniz, o ülkede bilin ki şu anda onların diliyle konuşan bir resûl mutlaka yaşıyor.

Allahû Tealâ: "Biz bütün kavimlere resûl göndeririz. Onların diliyle konuşan resûller göndeririz." diyor.

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.


Allahû Tealâ: "Biz bir resûl göndermedikçe bir kavme azap etmeyiz." diyor.

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


Şurasını kesin olarak ifade ediyor ki; bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında mutlaka Allah'ın bir resûlü yaşıyor. O resûl öldüğü anda yerine derhal bir yenisi Allahû Tealâ tarafından tayin ediliyor.

Neden bir resûl mutlaka var? Çünkü o resûl, kendisine tâbî olunarak insanları hidayete erdirmesi için Allahû Tealâ tarafından gönderilir. Ne olur? Bir insan Allah'a ulaşmayı diler; eğer dilerse hacet namazını kılacak, mürşidini Allah'tan soracaktır. İşte bütün devirdeki mürşidler, o devrin imamına veya ona tâbî olanlara tâbî olanlardır. Üst kademede, her kavimde bir resûl vazife görür. Ama bu resûller içinde bir tanesi, Allahû Tealâ tarafından devrin imamlığına tayin edilir. Devrin imamı, huzur namazında namazı kıldıran kişidir. Allahû Tealâ huzurunda günde 7 vakit namaz kılınır. Bu namazın imamı devrin imamıdır.

Devrin imamının aslî hüviyeti nübüvvettir. Ama nebîler her devirde bulunmadığı için nebîlerin bulunduğu devrelerde nebîler devrin imamlığını asaleten yürütürler. Ama bulunmadığı zaman ki; nebîler her zaman bulunmaz. Meselâ Hz. Musa bir nebîdir. O'ndan sonraki nebî Hz. İsa'dır. O'ndan sonraki nebî Hz. Muhammed (S.A.V)'dir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Hz. İsa'dan sonraki nebîdir. Ama aralarında yüzlerce yıl, nebînin olmadığı bir boşluk devresi (fetret devri) geçmiştir. Hz. Musa ile Hz. İsa arasında da aynı şey olmuştur. Hz. Musa ile O'ndan evvelki peygamber arasında da aynı şey olmuştur.

Öyleyse peygamberlerin bulunduğu devrelerde, peygamberler devrin imamlığını yapar. Ama bir peygamber rahmeti Rahmân'a kavuştuğu zaman başka bir peygamber yoksa ki genel olarak yoktur. Bunun istisnası, Hz. Musa ile Hz. Harun'un birlikte olmalarıdır. Normal standartlarda bir nebî öldüğü zaman, yüzyıllarca o nebînin yerine başka bir nebî tayin edilmediği için Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hatemün nebîyyin olduğu cihetle hiç tayin edilmeyeceği için, nebîsiz geçen fetret devirleri söz konusudur. Nübüvvet müessesesi bu devre içinde gerçekleşmez.

Bir inanç Allah'a inanmak, bir inanç resûle (nebîye) inanmak. Allah'a inanan kişi O'nun resûlüne inanmadığı sürece, onun cehennemden kurtulması mümkün değildir. Ama herkes resûle inanıyor diye cehennemden kurtulur mu? Hayır, kurtulamaz. Bu, sebeplerden bir tanesidir. Aslî sebep, bir insanın cehennemden kurtulabilmesi için Allah'a ulaşmayı dilemesidir. Allah'a ulaşmayı dileyen kişi cehennemden kendisini kurtaracak, 1. kat cennetin sahibi olacaktır. Ama Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişiyi bu noktada bırakmaz.

Kim Allah'a ulaşmayı diliyorsa Allahû Tealâ onu söylüyor: "Kim Bize ulaşmayı dilerse, Biz onu Kendimize ulaştırırız. O kişi Bize ulaşmaz (ruhunu ulaştırmaz). Biz o kişiyi (o kişinin ruhunu) Kendimize ulaştırırız."

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Öyleyse Allah ile olan ilişkilerimizde ne görüyoruz? Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişi, eğer gerçekten kalben dilemişse, Allah ona mutlaka mürşid sevgisi vererek mürşidine ulaştırır. Tâbiiyetle beraber o kişinin ruhu vücudunu terk edecek ve Allah'a doğru yola çıkacaktır. Böyle bir müessese gerçekleştiği zaman; kişinin ruhu vücudunu mürşidine tâbî olduğu anda terk ettiği zaman o kafileye katılacaktır. Kafile; 7 tane gök katını aşan, 7. gökte 7 tane âlemi aşan, 7. âlemde zikir hücrelerinde zikrini tamamlayan ve Sidretül Münteha'ya ulaşarak oradan dikey bir yolculukla Allah'a ulaşanların adım adım değiştiği muhtevayı ifade eder. 1. kata kadar çıkabilen kişiyle, 2. kata kadar çıkan birisi aynı seviyede değildir. 1. gök katına çıkan kişi, eğer o sırada ölürse 1. kat cennete girebilir.

Allahû Tealâ'nın dizaynı ayrı bir muhteva taşıyor. Ruhunu Allah'a teslim etmek, Allah'a ulaşmayı dilemekten başlayan bir vetiredir. 1. kat cennetin sahipleri, Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir. Diledikten sonra ölen bir kişi, mutlaka kıyâmetten sonra 1. kat cennete girecektir.

Peki, 2. kat cennete kimler girer? Kim Allah'a ulaşmayı diledikten sonra Allah'tan mürşidini sormuşsa, o mürşide ulaşıp tâbî olmuşsa, tâbiiyetten sonra vücudundan ayrılan ruhu Allah'a ulaşmadan evvel bu kişi rahmetli olmuşsa, o zaman o kişinin gideceği yer 2. kat cennettir. Kim ruhunu Allah'a ulaştırdıktan sonra fizik vücudunu teslim edemeden rahmetli olmuşsa, onun gideceği yer 3. kat cennettir. Bu 3 kat cennet, Allahû Tealâ tarafından bütün insanlara garanti edilmiştir.

Allahû Tealâ diyor ki: "Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım." Öyleyse Allahû Tealâ bunu insanlara hediye olarak; mükâfat olarak veriyor. Buyuruyor ki: "Seni insan olarak yarattım. Senin bir dileğin, Bana ulaşmayı dilemen, Benim senin ruhunu Kendime ulaştırmam için yeterlidir."

Allah'a ulaşmayı dileyen kişi mürşidine ulaşmadan ölse, o da cennete girer. Kişi mürşidine ulaştıktan sonra ölürse o da cennete girer. Ruhunu Allah'a ulaştırdıktan sonra ölürse o da cennete girer. Ama Allah'a ulaşmayı dileyip ölen kişi 1. kat cennete, ondan sonraki devreyi yakalayan, mürşidine tâbî olduktan sonra ölen kişi 2. kat cennete, ruhunu Allah'a ulaştıran kişi 3. kat cennete konulur. Bunlar birbirinden farklı sonuçlardır. Ama Allahû Tealâ'nın kapıları herkese açık.

Kim Allah'a ulaşmayı diler de ömrü vefa ederse Allah onu mutlaka Kendisine ulaştırır. O, 3. kat cennetin sahibi olur. Ama Allah'ın verdiği ömür buna yetmeyebilir. O zaman bir kişi hangi noktadaysa, Allah'a ulaşmayı dileyip ölmüşse 1. kat cennete girer. Daha uzun süre yaşamışsa, mürşidine ulaşıp tâbî olduktan sonra ölmüşse 2. kat cennete girer. Ruhu vücudundan ayrılır, ruh yoldayken ölen herkes 2. kat cennete girer. Ama kimin ruhu Allah'a ulaşmışsa onların gideceği yer 3. kat cennettir.

Allahû Tealâ hiç kimseyi karşılıksız bırakmaz. İnsanların gayretlerine göre Allah'ın bir hediyesi vardır. İşte bu hediye, kişinin gayretine dayalıdır. Ama ilk üçü Allah'ın ni'meti olduğu cihetle çok önemli bir fonksiyonel durum ifade eder. Allah onları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka cennetine alır.

Öyleyse cennetle cehennemi ayıran ayraç, Allah'a ulaşmayı dilemek ya da dilememektir. Kalpten Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişi, bu dileğin hemen arkasından ölse, onun gideceği yer cennettir. Ama insanlar bunu bilmiyorlar. Bir insan düşünün; İslâm'ın 5 şartını da yerine getiriyor. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyor, hacca da gitmiş, kelime-i şahadet de getirmiş. İnsanlar bu kişinin mutlaka cennete gideceğini zannediyorlar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: "Benim söylediklerim tartışılacaktır; Kur'ân'a bakın. Hiçbir sözüm Kur'ân'a aykırı olamaz." Kur'ân'a baktığımız zaman Allahû Tealâ'ya ulaşmayı dilemeyen bir kişinin gideceği yerin cehennem olduğunu görüyoruz. Demek ki insanları kurtaran şey kuru kuruya Allah'a inanmak değil, bu inancı kuvveden fiile çıkarmak yani Allah'a ulaşmayı dilemek. Dilemeyen kişinin cehennemden kurtulması hiçbir şekilde mümkün değildir. Yani inanç. Kişi Allah'a inanıyor. İnanıyor diye Allahû Tealâ onu cennetine kabul etmiyor.

İnanmak yetmez. İnanca mutlaka bir ilâve yapmak mecburiyetindesiniz. O, bir dilektir; Allah'a ulaşmayı dilemek. Dilemeyen kişi Allah'a inanıyorsa, Allah'a inanan birisi olduğu cihetle mü'mindir ama gideceği yer cennet değildir, cehennemdir. Öyleyse mü'min olmanın standartlarına baktığımız zaman Allah'a ulaşmayı dileyen mü'minler, Allah'a ulaşmayı dilemeyen mü'minler diye iki tarz mü'min ortaya çıkıyor.

Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişi, mü'min standartlarında cehennemden mutlaka kurtulan birisidir. Allah'a inanan ama Allah'a mülâki olmayı dilemeyen bir insansa Allahû Tealâ'nın standartları içinde amelleri boşa gideceği için cennete giremez. Allahû Tealâ, Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesinde Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gideceğini söylüyor:

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


Öyleyse amelleri boşa gidiyorsa kişinin kazandığı derecat yoktur. Kaybettikleri sebebiyle kişinin gideceği yer cehennemdir. Allahû Tealâ Mulk Suresinde şöyle söylüyor:

67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.


67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”


"Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak gibi olur. Herbir grup oraya (cehenneme) atıldığında, cehennem bekçileri onlara: ‘Allah'a ulaşmayı dileyin. Dilemezseniz, gideceğiniz yer cehennemdir, diyen bir nezir size gelmedi mi?' diye sorarlar."

İşte bu devirde de biz bu görevle görevliyiz. Hepinize diyoruz ki: Allah'a ulaşmayı dileyin. Dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir. Bunu öğrenen herkes başkalarına söylemelidir. İkaz etmelidir. Onlara: "Ey benim azîz kardeşim! Gördüğüm kadarıyla sen İslâm'ın 5 şartını yerine getiriyorsun. Çok güzel. Allah razı olsun. Ama bununla cehennemden kurtulacağını zannediyorsun. Burada problemin başlıyor. Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin cehennemden kurtulması mümkün değildir." deyin.

Bir dilek, amellerin boşa gitmesine mâni olur. Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin amelleri boşa gider. Allah'a ulaşmayı dileyenlerse Allah'a ulaşmayı dileyen mü'minlerdir. Öyleyse bir Allah'a ulaşmayı dilemeyenler var. Onlar, Allah'a inansalar da cennete giremeyecek olan îmân sahipleri mü'minlerdir. Îmân kendi başına hiç kimseyi cehennemden kurtaramaz. Eğer bu kişi Allah'a îmân eder de Allah'a ulaşmayı dilerse o zaman amelleri boşa gitmez. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi, Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesine göre amelleri boşa giden kişidir. Amelleri boşa gitmişse, amelleri sebebiyle hiçbir derece kazanamayan kişinin, günahları sebebiyle kaybettiği yüz binlerce dereceyi kazanabilmesi mümkün değildir.

İşte Allahû Tealâ'nın ifadesi; nezir (Allah'a ulaşmayı dileme davetçileri) bütün kavimlere mutlak olarak gelir. Çünkü Mulk Suresinin 8., 9., ve 10. âyetleri, onlara mutlaka nezirin gelmiş olduğunu ifade ediyor. Cehennem bekçileri yani cehennemde vazifeliler onlara diyor ki: "Size nezir (ikaz edici, uyarıcı); ‘Allah'a ulaşmayı dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir.' diyen birisi geldi mi, gelmedi mi?' Onlar da derler ki: ‘Evet, and olsun ki bize nezir geldi. Ama biz onu yalanladık. ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir.' dedik. Ve ‘Siz büyük bir sapıklık içindesiniz.' dedik." Ama bunun sonu hüsrandır. Nitekim Mulk Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: "Ve sonunda derler ki: ‘Eğer biz işitmiş ve akıl etmiş (idrak etmiş) olsaydık; burada ateş ehlinin içinde mi olurduk?"

67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


Allahû Tealâ bütün kavimlere, onların içinden nezir mutlaka gönderir. Her kavimde, zamanın bütün parçalarında mutlaka Allah'ın bir neziri vardır. Bütün zaman parçalarında mutlaka Allah'ın bir resûlü de vardır. Resûller aynı zamanda nezirdirler. Ama her nezir, resûl değildir.

Allahû Tealâ'nın bu muhtevada söylediği şeyler, son derece açık ve kesin hakikatleri vurguluyor. Allah'a ulaşmayı dileyenler, sadece onlar cehennemden kurtulabilir. Bu kurtuluş, o kişinin 1. kat cennete gitmesini sağlar. Kişi Allah'a ulaşmayı dilemiş, ölmüş. Ama bu kişi yaşamışsa mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemişse, Allah ona mürşid sevgisi de verecektir. O kişi hacet namazını kıldığında mürşidini görecektir. Kalpten gelen bir taleple mutlaka mürşidine ulaşacaktır. Tâbî olup da ondan sonra ölürse 2. kat cennetin sahibi olacaktır. Buysa ona büyük bir ferahlık verecektir. Tâbiiyetinden sonra nefs tezkiyesine başlayacaktır. Nefs tezkiyesinin 7 tane katı ruhunun aşmasına sebebiyet vereceği cihetle, 7 tane katı ruhunun aşması ve Allah'a ulaşması halinde bu kişinin gideceği yer 3. kat cennettir. Buraya kadar olan bu imkânlar herkese Allahû Tealâ tarafından karşılıksız olarak ikram edilir. Yani insanlardan her kim Allah'a mülâki olmayı dilerse o, mutlaka ruhunu Allah'a ulaştıracaktır.

Nezir, mutlaka bütün insanlara ulaşır ve her devirde, bütün kavimlerde nezirler mutlaka vardır. Söylerler ama birçok insanın bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar. İslâm'da da aradan asırlar geçtikten sonra dejenerasyon oluşmuş ve İslâm'ın 5 şartıyla insanların kurtulacağı masalına insanlar inanmışlar. Bu 5 şarta bir altıncısı; Allah'a ulaşmayı dilemek, bir yedincisi zikir mutlaka eklenmelidir. İslâm'ın şartı 5 değil, 7'dir.

Kur'ân-ı Kerim 7'li bir esas üzerine dizayn edilmiştir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, zikir yapmak, Allah'a ulaşmayı dilemek, bu 7 şartın sadece bir tanesi, bir dilek; Allah'a ulaşmayı dilemek bütün insanları mutlaka kurtarır. Ama görüyorsunuz ki; İslâm'ın 5 şartı içinde Allah'a ulaşmayı dilemek yok.

İslâm'ın 5 şartını yerine getiren bir kişi, Allah'a ulaşmayı dilemedikçe hiçbir şekilde cehennemden kurtulamaz. Allahû Tealâ Bakara Suresinde diyor ki:

2/BAKARA-137: Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
Bundan sonra eğer onlar da, sizin O’na (Allah’a) îmân ettiğiniz gibi îmân etselerdi o takdirde hidayete ermiş olurlardı. Ve eğer dönerlerse (yüz çevirirlerse), böylece o taktirde onlar, sadece bir ayrılık içinde olurlar (Allah’ın yolundan ayrılmış olurlar). Allah, (onlara karşı) sana kâfi gelecektir. O, en iyi işiten ve en iyi bilendir.


"Eğer onlar da sizin O'na (Allah'a) îmân ettiğiniz gibi (ruhlarını Allah'a ulaştırmayı dileyerek) îmân etselerdi muhakkak ki hidayete ererlerdi."

Hiç kimse Allah'a ulaşmayı dilemeden ruhunu Allah'a ulaştıramaz. Çünkü Allahû Tealâ, dileği kuluna emir olarak vermiş. Allah'a ulaşmayı dilemek, cehennemden kurtulmanın birinci şartıdır. İslâm'ın 7 safhasının birincisidir. Yok, kişi Allah'a ulaşmayı dilememiş; bu kişi hiçbir şekilde Allah'ın cennetine giremez. Ne olursa olsun; ne yaparsa yapsın, Allah'a ruhunu ulaştırmayı dilemedikçe, bu kişi hiçbir şekilde Allah'ın cennetine giremez. Üniversiteler bitirmesi, doçent olması, profesör olması, insanlara dîn öğretmesi, hiçbir şey ifade etmez. Kendini cehennemden hiçbir şekilde kurtaramaz.

Bakara Suresinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.


"Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman ‘Biz muhakkak ki Allah içiniz ve muhakkak ki O'na döneceğiz.' dediler."

"ellezîne: onlar ki
izâ: olduğu zaman
esâbethum: isabet ettiği zaman
musîbetun: bir musîbet
kâlû: derler ki
innâ: muhakkak ki biz
lillâhi: Allah için
ve innâ: ve muhakkak ki
ileyhi : O'na
râciûn: rücu edeceğiz (geri döneceğiz)."

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


"Ulâike aleyhim salâvâtun: onlar ki üzerilerine salâvât vardır
rabbihim: Rab'lerinden
ve rahmetun: ve rahmet vardır
ve ulâike hum: ve işte onlar
el muhtedûn: hidayet üzere olanlardır, hidayete erecek olanlardır, hidayette olanlardır."

Görülüyor ki; Allah'a ulaşmayı dilemek ve de dünya hayatında ruhu Allah'a ulaştırmak, Allahû Tealâ'nın temel emridir. "İrciî ilâ rabbiki; Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş." ifadesi, kesin olarak bunu ifade ediyor.

Allahû Tealâ Rûm Suresinde buyuruyor ki:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


"Munîbîne ileyhi vettekûhu: O'na yönel ve O'na karşı takva sahibi ol.
ve ekîmûs salâte: ve namaz kıl.
ve lâ tekûnû minel muşrikîn: ve müşriklerden olma."

Allah'a yönelmek, konunun başlangıcıdır. Bu yönelen kişi Allah'tan mürşidini soracaktır. Allahû Tealâ ona mutlaka mürşidini gösterecektir. Bu kişi mürşidine ulaşacak ve mürşidine tâbî olacaktır. Tâbiiyetin muhtevası içinde tâbî olduğu an, mürşidi gerçek mürşidse ruhu mutlaka Allah'a ulaşmak üzere kendisinden ayrılacak, o mürşidin bulunduğu dergâha ulaşacaktır. Oradan da ana dergâha (devrin imamının dergâhına) ulaşacak ve de oradan herkesle beraber 7 tane gök katını birer birer aşacak, ruhunu neticede mutlaka Allah'a ulaştıracaktır.
İşte Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesindeki "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ifadesi;

"innâ: innenâ'nın kısaltılmışı
innâ: muhakkak ki
nâ: Biz
ileyhi: O'na
râciûn: rücû edeceğiz, edecek olanlarız."

Kim buna inanmışsa, ruhunu ölmeden evvel mutlaka Allah'a ulaştıracağına îmân etmişse, bilecekler ki bütün musîbetler Allahû Tealâ'nın bir imtihanıdır. Her musîbete uğrayışta, bir kötü olayla karşılaştıklarında bunu söyleyecekler: "Biz mutlaka Allah'a döneceğiz, ruhumuzu mutlaka Allah'a ulaştıracağız." Ulaştırmamaları mümkün mü? Mümkün değil.

Kim Allah'a mülâki olmayı dilerse o kişi ruhunu Allah'a ulaştırmaz, Allah onun ruhunu mutlaka Kendisine ulaştırır. O kişiye öyle kısa bir hayat vermiştir ki; kişi görevlerini yapamadan, hedefe ulaşmadan ölmüştür. Bu önemli değil. O kişi önemli olanı yapmıştır. Ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilemiştir. Bu, o kişinin dilediği anda cehennemden kurtulmasını ifade eder. Allah'a ruhunu ulaştırmayı dileyen kişi bu dilekten sonra ölürse onun gideceği yer 1. kat cennettir. Yaşasaydı ne olacaktı? Mürşidine ulaşacaktı. Mürşidine ulaştıktan sonra ölürse gideceği yer 2. kat cennettir. Yaşadı, ruhunu Allah'a ulaştırdı öldü; gideceği yer 3. kat cennettir. Yetmez, bu kişi zikrini 18 saate çıkardı, fizik vücudunu Allah'a teslim etti ve öldü; gideceği yer 4. kat cennettir. Daimî zikre ulaştı ve öldü, ulûl'elbab oldu; 5. kat cennete girer. Tövbe-i Nasuh'la Allahû Tealâ ona tövbe ettirdi, ondan sonra öldü; 6. kat cennete girer. İradesini de Allah'a teslim etti, ondan sonra öldü; bu kişi 7. kat cennete (Adn cennetine) girer.

Bütün insanlar için Allah'ın indinde bir hedefe ulaşma söz konusudur. Allah'a ulaşmayı dilemekle birlikte kurtuluş başlar. Bundan sonraki devre, Allahû Tealâ'nın bir hediyesidir. Kişi Allah'a ulaşmayı diledi diye Allah onu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır. Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dileyip fakat mürşidine ulaşmadan ölmüşse 1. kat cennetin sahibidir. Mürşidine tâbî olup ruhunu Allah'a ulaştıramadan evvel ölmüşse 2. kat cennetin sahibidir. Ruhunu da Allah'a Allah ulaştırmışsa, ondan sonra ölmüşse kişi 3. kat cennete nail olur. Bu, bütün insanlara Allah'ın hediyesidir.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.