1. Ey insan! Yaratan Rabb’inin adıyla oku!
Sana Rabb’in tarafından gönderilen ve bundan böyle ayet ayet, sûre sûre muhatap olacağın bu kitabı, onu güzelce anlamak, zihnine nakşetmek, hayatına yansıtmak ve başkalarına tebliğ etmek amacıyla oku fakat bâtıl değerler, sahte ilâhlar adına değil; onların rızası için, onların istediği doğrultuda değil; yalnızca Rabb’inin adıyla oku!
Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir. Esasen ikra’, etimolojik olarak icma’ mânasına gelir. “Şehir” anlamındaki karye, “hayız başlangıcı-bitişi” anlamındaki el-kur’ hep cem ve ictima kök anlamıyla alâkalıdır (Mekâyîs). Zımnî anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı Allah merkezli bir okumaya tabi tut! Sözün özü “Oku” emri, okumanın tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını kökten reddeder. İkra’, “İlet, tebliğ et” anlamına hasredilemez. Bu ancak tâlî ve dolaylı bir mâna olabilir. Zira ilk pasajda üçüncü şahısları gösteren lafzî veya zımnî hiçbir dilsel karine yer almaz. Her şey “O ve sen” arasında gerçekleşir. Allah Rasûlü’ne ilk “uyar” emri Müddessir sûresinin ilk âyetiyle verilmiştir. [5801] İlk muhatap için dolaylı olarak “Vahyi Allah adına ilet”, tüm muhataplar için “İletileni Allah adına al ve oku” anlamına gelir. Varlığı Allah adına okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır. Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira el-kırae: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek” (nutkun bi-kelâmin mu’ayyenin mektûbin ev mahfûzin ‘alâ zahri kalb) anlamına gelir (İbn Âşûr).
Daha sonra kelime, istiare (ödünç alma) yoluyla "bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak,başka yerlere nakletmek" anlamında kulla¬nılmaya başlanmıştır. Aynı kelime, yukarıdakilere ek olarak "harfleri,kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme" ey¬lemi için de kullanılmaktadır. Aynı kökten bir kelime olan“karye” evleri bir araya toplandığı için “köy, kasaba” gibi küçük yerleşim yerlerine isim olmuştur. Bu manalarından dolayı “karae” kelimesini "okumak"diye çevirmek yeterli olmaz. Çünkü Türkçede kullanılan "okumak"kelimesinin karşılığı, Arapçada tilâvet’tir. Bir de okuma olarak meallendirilen ‘’kıraat’’vardır. Kıraat, 'harflerin ve kelimelerin 'tertil' üzere bir¬birlerine ulanması'demektir ki burada tilâvetteki takip ve duyurmadan ziyade akletme, kavrama süreci bu okumaya eşlik etmektedir.
Onu aceleye getirip dilini oynatma.
Onu toplamak da okutmak da bize düşer. Seni okutacağız; sen de unutmayacaksın.
KURANI NASIL OKUMALIYIZ?
Kuran okuduğunda kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.
Bu sebeple ‘’ikrâ’’ kelimesini önce bilgilerin toplandığı sonra nakledildiği,aktarıldığı bir ‘’eğitim faaliyeti’’olarak anlamak daha doğru olacaktır. Haddizatında okuma eylemi, içinde anlama, kavrama ve harekete geçmeyi barındıran çok katmanlı bir eylemdir. Sonuç olarak ikrâ;oku, öğren, yaşa ve aktar anlamını taşımaktadır.
İnen bu ilk âyetlerdeki ''İkrâ/Oku!’’ emri, Allah Resûlü’nün vahiy inmeden çok ciddi bir anlam arayışı içinde bulunduğunu, bu sebeple şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez bir hâlde yolunu kaybetmiş olduğunu (Duhâ:7), Hz. İbrâhîm gibi derin sorgulamalar geçirdiğini göstermektedir. Bir bakıma muhatap kabul edilmesinin bedeli arayış ve sorgulamalarıdır. Esasen ‘’İkrâ/Oku!’’ ile başlayan âyetler, bu arayış ve sorgulamalarına verilen ilâhî ilk cevaptır. İlk beş âyetin muhtevasındaki cevaplara bakıldığında bunların hangi soruların karşılığı olduğu anlaşılacaktır. Hira arayışı ve sancısı; Allah Resûlü’nün bu eylemine, kesbine ve çabasına verilmiş ilâhî bir mevhibedir. Başka bir ifadeyle, vahiyle karşılaşmadan bizzat Allah Resûlü bir insan olarak yaradanı, kendisini, çevresini, hayatı, yaratılışı ve varlığı okuma çabası içine girmiş; fakat bunu ‘nasıl yapacağını’ tam olarak bilemez bir hâlde iken bu çabasına karşılık Rabbinden inen bu ilk âyetlerle ‘doğru yaklaşım, yol ve yöntem’ kendisine öğretilmiştir. Ve Rabb adına yapılacak bu faaliyet yaklaşık 23 yıl boyunca devam etmiştir.
NEDEN RAB İSMİ
Hz. Yusûf’un zindan arkadaşına “żkurnî ‘inde rabbike”, ‘’Git, rabbine benden bahset!’’ kullanımında olduğu gibi. (Yusûf:42)Veya “enâ rabbukumu-l-a’lâ” Ben sizin en yüce efendiniz/Rabbiniz değil miyim? (Naziât:24)Görüldüğü gibi Rab kelimesi terbiye eden, yöneten, besleyip gözeten, sahip ve mâlik olan gibi pek çok anlam taşımaktadır. Çeşitli anlam nüanslarının hepsini birden tek bir kelime ile dile getirmek mümkün değildir. Bu yüzden Rab kelimesi, hangi bağlamda, niçin kullanıldığına bakılarak anlaşılmalıdır. Açıklama ve tespitlerden sonra Alak sûresinde Rab kelimesinin öncelikli ve ağırlıklı olarak terbiye eden, öğreten (Mürebbi/eğitimci) manasının ağır bastığını söyleyebiliriz.
Okumak ilkesi yaratan sıfatı ile birleşince insanoğlunun eğitilmek, okuyup anlamak ve öğrenmek için yaratıldığı anlaşılmaktadır. İnsan öğrenebilen bir fıtratta yaratıldığı için öğrenmeyen,okumayan, eğitilmeyen aslında fıtratı ile savaşmaktadır. Bir var eden olduğu şuuru ile mahlûkat kitabını okumak, öğrenmek ve öğretmek insanın ödevidir ve Kurân’ın ilk emridir. Kurân bu yüzden ‘’İnan!’’ diyerek değil ‘’Oku, öğren,araştır!’’ şeklinde başlar. Zira makbul imân, bilinçli bir kulluk istemektedir.
2. O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.
‘Alak ve ‘alâka maddî olarak “embriyo ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alaka” anlamına gelir. Doğru tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil mânevî boyutunu ele almaktadır hem de âyetin başındaki el-insan’dan dolayı buradaki ‘alak’ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir. Oysa embriyolojik mânada ‘alak (embriyo, hücre) diğer memeli canlıları da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris el-‘alâkayı el-hubbu’l-lâzım li’l-kalb (kalb için gerekli olan sevgi) diye tanımlar (Mekâyîs). İnsanın anne karnındaki embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min 67, Kıyame 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da geçtiği tüm diğer yerlerde (5 kez) dişil formda ‘alâka olarak gelirken sadece burada ‘alak formunda gelir. İlginç bir tevafuktur ki, Allah isminin mücerredi olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten dikkat çekicidir.
Kurân’da sadece burada kelime “alak”olarak geçer. Geçtiği diğer 4 yerde hep alâka şeklinde yuvarlak “te” ile gelmiştir ki bağlam anne karnında asılı duran embriyo demektir. Âyetteki "alak" ile diğer âyetlerde geçen “alâka” kelimesinin aynı anlamda olduğunu düşünemeyiz, çünkü kelime burada çoğul-müzekker diğerlerinde ise tekil-müennes gelmiştir ve bağlamlar farklıdır. Okumak ve eğitimle insanın embriyodan yaratılmasının doğrudan bir bağlantısı yoktur. O zaman ‘’alak’’ bu bağlamda neyi ifade eder? Aluk, yavrusunu sevip ona bağlanan deveye denir. "Alak",manevî olarak, ilgi, muhabbet ve sevgi mânasında bağlı; ancak bu bağ ve ünsiyetle beslenerek insan olabilen gibi bir manaya ulaşılabilir. Rahimdeki embriyonun/bebeğin ölmemesi ve beslenmek için nasıl ki göbek kordonuna ihtiyacı varsa, insanlığın da büyümesi için öğrenmeye, bilgilenmeye, vahye ihtiyacı vardır. Allah, beşeri topraktan insanı da sevgi ve alâkadan yaratmış, vahiyle rızıklandırmıştır. Bir bakıma beşer toprakla, insan ilgi ve sevgiyle yaşar.
3- Oku! Ve Rabbin en cömert olandır.
el-Ekrem: “Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden dîn “borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezi halaka, ellezi alleme gibi eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte: Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemale ulaştıran da...
‘’Ekrem’’ esmâsı ‘’Kerîm’’esmâsından farklıdır. ‘’Kerîm’’, ikram eden manasında fiile yakınken, ‘’Ekrem’’zâtî bir özellik olarak Allah’ın cömertliğini anlatır. Rahmân ve Rahmân örnekliğinde olduğu gibi. Ekrem, karşılık beklemeden sınırsızca verene denir.Kerem cimriliğin zıddıdır. Burada tekrar oku, öğren, öğret emri gelmektedir.Zira el-Ekrem olan Allah’ın insana en büyük ikramı, onu öğrenme potansiyelinde yaratmasıdır. Allah hem öğrenebileceğimiz bir meleke ile bizi donatmış hem de keşfe açık bir varlık âleminde bizi yaratmıştır. Beşer insan olabilmeyi bu kabiliyeti/melekesi ile sağlamaktadır.
Bu suredeki “rabbike” [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde “Rabbi’l-âlemîn” [âlemlerin Rabbi] olacaktır.
Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl’in Kabe’de salat eden, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)’i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, “o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, se¬nin Rabbin ekrem’dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.
4. O Allah ki, kalem ve benzeri araçlar ile gerek vahiy ve hikmeti, gerekse ona dayanan bilgileri yazıp muhafaza ederek sonraki nesillere yani şimdiki zamanın ötesine ve bu mekanın dışına aktarma ve böylece, Allah’a kul olma yolunda ilerlemeyi öğretendir.
Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazılı kültüre geç” işaretini alan Nebi, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp, bu kayda kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şahit tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak, yazı ise avı bağlamaktır.
5.Düşünme, araştırma, öğrenme imkân ve yetenekleri bahşettiği insana, Peygamber ve Kitap göndererek ona bilmediği her şeyi öğreten O’dur.
Peki, insanoğlu bu nîmetlerin kıymetini gereğince takdir edebiliyor mu?
Hem fıtratına fıtrî bilgiyi nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: “Vallahi Allah seni kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sadık bir adamsın, akrabalık bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının hakkını almasına yardım edersin!” (İbn Hanbel VI, 223).
İki türlü bilgiden biri olan husûlî bilgi, çalışılarak öğrenilir.Yani sonradan hâsıl ettiğimiz bilgidir. Diğeri de hudûrî bilgidir ki, bu insan fıtratına nakşedilen bilgidir. Bu bilgi bizde her zaman vardır. Örnek vermek gerekirse insan hafıza kaybına uğrarsa adını, nerde oturduğunu, yani husûlî olanları unutsa da iştah, şehvet,korkma ve güven gibi hudûrî olanları unutmaz. Zira bunlar insanın DNA’sına bir kalemle yazılmış gibi nakşedilmiştir. Bu nedenle Allah insana iki türlü öğretmiştir. Öncelikle dürtü ve güdülerle beşer yanımızın hayatta kalmasını sağlamış, sonra da fücûr ve takvayı ilham ederek insan olabilmeyi öğretmiştir. İnsan olmak yetmeyecektir, insan kalabilmek ve bu potansiyeli kâmil anlamda en üst seviyeye çıkarmak için gaybî bilgiler olan vahyi de öğretmiştir.
6.Hayır; doğrusu, Allah’ın adı ile okumayan insan, sahip olduğu bilgi, güç ve servetle şımararak azgınlık eder!
El insan cins içindir. Yani“insan kendine verilen potansiyeli kötüye kullanırsa bu üstünlük ve meziyetler onun kendini müstağni görmesine ve haddini aşmasına sebep olabilir. Beşerin zaten böyle bir potansiyeli yoktur. Bu yüzden insan kullanılmıştır.
Yetğâ, haddini aşar, tuğyan eder, azar mânasındadır. Kelimenin kökeninde su kanaldan taştı “tağal me” kullanımı vardır. Tuğyan; taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Kavram olarak tuğyan, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. Öğrenen,bilgiyi üreten, kaydeden ve aktaran insan eğer yaratılan âlemi yaratan Rab ismi ile okumazsa, kendine verilen meziyetlerle, kendisini müstağni görerek mahlûkatın efendisi/rabbi olduğunu iddia edecek bir tuğyana kapılabilir.
İnsanlar neden İslam’ı kabul etmek istemiyor. Görünürde ‘Kuran düzgün bir şekilde derlenmiş mi bilmiyorum, bu hadis, şu ayet ne olacak’ gibi düşünsel nedenler söylerler. Hatta bazen İslam’a uymayan bazı Müslümanlara ‘Neden?’
diye sorduğunuzda bir sürü düşünsel neden söylerler. Ama gerçek şu ki, isyan etmeyi seviyorlar. Herhangi bir sınırın içinde olmak istemiyorlar. Kimsenin onları sınırlandırmasını istemiyorlar, Allah’ın bile. Özgür yaşamak istiyorlar.
7. Kendisini —Allah’ın yol göstericiliği de dahil— her türlü ihtiyacın üstünde gördüğü için.
İstiğna, zengin olmak ve bir şeyle iktifa edip başkasına muhtaç olmamak anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türemiştir. Bu kökten gelen gâni,zengin demektir. Ğaniyetun, süse ihtiyaç duymayan güzel kadın demektir.Görüldüğü gibi bu kelimenin aslı “kendi kendine yeten” demektir. Bu kelime Kurân'da 4 âyette geçmiştir. Bu âyetlerden biri Allah ile diğerleri insanlarla ilgilidir. Allah'ın istiğnası; insanların imân ve ibadetlerine ihtiyacının olmamasıdır (Teğâbûn:6). İnsanın istiğnası ise kendini yeterli görmesi, büyüklenmesidir. İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağni zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah'ı da unutur, anne, baba, kardeş, arkadaş ve dostlarını da bir kenara atar. Ünsiyet kurarak insan olma vasfını yavaş yavaş kaybederek egosantrik/benmerkezci/bencil,hazcı, paylaşımdan, fedakârlıktan uzak bir mahlûka dönüşebilir. Kurân bu tipi Karun ve Firavun örnekleri ile somutlaştıracaktır. Kendimizi müstağni görmemenin biricik yolu ve ilacı ölümlü olduğumuz gerçeğini unutmamaktır.
“Sonra ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham etmiştir.” (Şems 91.8)
Allah, insana neyin kötü neyin iyi olduğunun farkına varmayı ilham etti.
Bir insan kötü bir şey yaptığında, kalbinin derinliklerinde yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyor. O zaman neden kötü bir şey yapar? Dini açıdan iyi ve kötü hakkında değil, kanuni açıdan iyi ve kötü hakkında konuşalım. Neden kırmızı ışıktan duruyorsunuz? Çünkü eğer geçerseniz ceza yiyeceğinizi düşünüyorsunuz. Mesele şu ki, bazı kimselere ihtiyacınız var. İnsanlar üstünüzde bir miktar kontrole sahipler. Tamamen bağımsız değilsiniz. Tamamen bağımsız olsaydınız, kendiniz hariç hiç kimseyi düşünmezdiniz ve hiçbir kurala uymazdınız. Allah diyor ki; insanın isyanının temel nedeni kendisinin hiçbir şeye, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmesi.
Burada eş-Şaravi tarafından yapılan güzel bir yorum var. Diyor ki, bu dünyada iki tür yasa var: fiziksel ve ahlaki yasalar.
Yer çekimi aşağıya çeker, ateş yakar. Bunlar, fiziksel yasalar. Fiziksel yasalara karşı çıkmaya çalışmazsınız çünkü karşı çıktığınızda bedelini hemen ödersiniz. Ama ahlaki yasalar kalbinizin içindedir. Ahlaki yasalara karşı çıktığınızda, mesela yalan söylediğinizde dilinize yıldırım çarpmıyor, bir şey çaldığınızda eliniz kopup düşmüyor. Ceza hemen gerçekleşmiyor. Bu yüzden insanlar fiziksel yasalara saygı duyuyorlar ama ahlaki yasaları istismar ediyorlar. Ahlaki yasalara karşı geldiğinizde ve hiçbir sonuç görmediğinizde özgür olduğunuzu düşünüyorsunuz.
8.Oysa, dönüş Rabb’inedir. Her canlı eninde sonunda ölümü tadacak, imtihan nedeniyle kendisine verilen mal-mülk, güç-kuvvet, iktidar ve saltanatı bırakıp Rabbinin huzuruna çıkacak ve Büyük Mahkemede bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Böylece hiçbir iyilik mükâfâtsız, hiçbir kötülük cezasız kalmayacaktır.
Orada insanlar iki guruptur: Bir tarafta müminler, diğer yanda zalimler, kafirler..
O hâlde, ey insan! Hak ile bâtılın mücâdelesinde tarafsız kalma, müminler cephesinde yerini almak konusunda çekimser davranma! Gözlerini aç, gaflet uykusundan uyan ve olup bitenleri anlamaya çalış! Birbiriyle mücâdele eden iki taraf göreceksin: Bir tarafta dürüstlüğü, erdemliliği kendilerine prensip edinen müminler, öte yanda hak hukuk tanımayan, çıkarları uğruna her türlü sahtekarlığı, yolsuzluğu rahatlıkla yapan, inananlara en ağır baskı ve işkenceleri revâ gören zâlimler!
Bu üç âyet bütün ahlâkî davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar hesabi olur. Bu da ahlâkın anlamını kaybetmesidir. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin kalbindeki niyette bulan ‘garantisi’ ortadan kalkar.
Rabbine dönüşten maksat insanın öldükten sonra haşrolup hesap vermek ve yaptıklarının karşılığını almak üzere Allah tarafından diriltilmesidir. Nitekim rac' kelimesi, Kurân'da birçok âyette "Allah'a dönüş" “ilk hale dönüş” anlamında kullanılmıştır. İnsan müstağni olamaz, zira en temel ihtiyacı olan hayatı, sağlığı, bedeni bile elinden kayıp gitmekte ve bunu durduramamaktadır. Bu yüzden hiçbir şeye muhtaç olmadığı zannı,insanın sadece kendi kendini kandırmasıdır.
Devam etmeden önce basit bir örnek verelim. Korkunç bir şey yapsanız ve anneniz bunu öğrense. Utandırıcı bir şey yaptınız ve bu kaydedildi, anneniz de bunu izliyor. Ne kadar mahcup olurdunuz! Yaptığınız şey her neyse sevdiğiniz biri gördüğü için yapmayı bırakırdınız. Birisi Allah’a karşı olan sevgisini geliştirirse, fark eder ki, yaptığım bu küçük düşürücü şeyi Allah izliyor. Bu utanma algısını geliştirir. Allah izliyorken bunu nasıl yapabilirim! Anne babanız, eşiniz, kardeşleriniz, insanlar sizi izlerken belli şeyleri yapmayacağınız gibi Allah izlerken de yapmazsınız
9.Ama (ey muhatap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana, 10. İbadet ederken, bir kula karşı koyanı?
Lafzen, “[Allah'ın] bir kulunu namaz kıldığı zaman yasaklayanı”: müminleri ibadetten fiilen engelleme teşebbüsüne işaret. Bu ifade, kamuya açık şekilde namaz kılmayı kasdediyor göründüğünden, klasik müfessirlerin çoğu bu pasajda (ki ilk beş ayetten en azından bir yıl sonra nazil olmuştu), Hz. Peygamber'in Mekke'deki en amansız düşmanı olan, o'nun ve o'na inananların Kâbe önünde namaz kılmalarına inatla mani olmaya çalışan Ebû Cehil'in kasdedildiğini söylemişlerdir. Ancak yukarıdaki pasajın muhtevası, aslında herhangi bir tarihsel olayın veya durumun çok ötesine uzanmaktadır; çünkü her dönemde görülen, dinin (“namaz” kavramında sembolize edilen) sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna karşı koyma teşebbüslerinin tümü için geçerlidir -bu teşebbüsler, ya dinin bireylerin “özel meselesi” olduğu ve bu nedenle sosyal hayata “nüfûz etmesine” izin verilemeyeceği görüşü, yahut, alternatif olarak, insanın hiçbir metafizik (mâverâî, semavî, ötelerden gelen -T.ç.n.) rehberliğe muhtaç olmadığı iddiası şeklinde gerçekleşmektedir.
Salla; yöneliş, aracısız kulluk manalarına gelmektedir. Zıddı hem bu sûrenin 13. âyetinde “tevella” olarak gelmektedir. Aynı kullanım Kıyâmet 31 ve 32’de zıddıyla şöyledir: “Fe lâ saddeka ve lâ sallâ.” ‘’Fakat o tasdik etmedi ve yönelmedi.’’ “Ve lâkin kezzebe ve tevellâ.” ‘’Ve lâkin yalanladı ve yüz çevirdi.’’ Görüldüğü gibi “saddeka” yani tasdikin zıddı “kezebbe” yalanlama iken “salla” nın zıddı “tevella” ifadesidir yani sırt dönmedir. Burada,aracısız yardım ve destek istemenin müstağni tip tarafından engellenmesi anlatılmaktadır. Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeme zannını besleyen bir faktörde çevresindekilerin ona muhtaçlığı ve onu sürekli övmesi ile oluşan haleti rûhiyedir. Eğer kişi kendini vazgeçilmez olarak görmeye başlıyorsa ve çevresindekiler ona haddinden fazla övgüde bulunup şımartıyorsa zamanla bu kişi azmaya, had ve hududunu bilmemeye başlar. Müstağni tipin en sevmediği kişiler karakter sahibi,omurgalı ve müstağni olan bu tipe gereğinden fazla hürmet edip yağ çekmeyen şahsiyetlerdir. Bu örnek duruşu, Allah’a aracısız yönelme ve kulluk sağladığı için tebâsını veya kölelerini kaybetme korkusu ile müstağni tip bu örnek yönelişe mâni olmak isteyecektir.
11.(Ve sen ey ibadete engel olan!) Hiç o hidayet üzere midir diye geldi mi aklına?
Hidâyet; istikâmeti, hakyolu/doğru yolu bulmak manalarına gelmektedir. Zıddı dalâlettir. Dalâlet,doğru yoldan sapmak, yolu kaybetmektir. Allah neden sadece kendisinden istememizi ister? Zira bu hâl insana, kula kulluğu önleyen bir şahsiyet kazandırır. Sadece Allah’a yönelmek, sadece ona muhtaç olduğumuzu bilmek bizi müstağni bir kibirden de koruyacaktır.
Ra’e, basara’dan farklı bir kelime. Mesela bu işin nereye gittiğini görüyorum dediğinizde bu fiziksel olarak gördüğünüz anlamına değil, sonuçları algılayabiliyorsunuz, anlayabiliyorsunuz anlamına geliyor. Allah, era’eyte in kaane alelhuda diyor. Gördün mü?
12.Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?(TAKVA)
Lafzen, “yahut Allah'a karşı sorumluluk duymayı (takvâ) emretti mi” -yani, dinin tamamen kişisel bir mesele olduğunda ısrar etmek suretiyle insanların Allah'a karşı sorumluluk bilinçlerini derinleştirmeyi mi amaçlamaktadır: bunun açık anlamı, asıl amacın bu olmadığıdır ve onun, düşündükleri ve yaptıkları ile doğru yolda bulunmadığıdır. Bu çalışma boyunca takvâ terimi -ki burası, Kur’an'ın nüzul kronolojisinde ilk kullanıldığı yerdir- “Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymak” şeklinde çevrilmiş ve bu ismin türetildiği fiile de aynı anlam yüklenmiştir.
Emara, kişinin kendine/nefsine buyruğu, talimatıdır. Sakınmayı ilke edinmektir. Tıpkı, emri bil maruftaki gibi. Kendinize yaptığınız bu telkin başkalarının da kapsayan bir tavsiyeye, öneriye dönüşmektedir.
Takva, Kurân öncesi ‘hayvanın tekmesinden sakınma’ olarak anlaşılıyordu. Kurân kelimeyi öncelikle bu âyette olduğu gibi insanı ayartan duygu ve düşüncelerden koruma olarak kavramsallaştırmaya başlamıştır. Takvayı emretme, insanı ayartan tüm iç ve dış unsurlardan sakınma bilincini inşa etmedir. Herkesin ve her şeyin Allah’a muhtaçlık noktasında eşit olması şuuru, insanın başkası üstünde tahakküm kurarak zulmetmesine de mânidir. Görüldüğü gibi âyetler tamamen provoke edici değil,düşündürücü ve sorgulatıcı bir üslûpla gelmektedir. Kurân âyetleri ile insanları müşrik, sapık, akılsız ilan eden tutum kesinlikle Rahmânî ve Kurân’î değil şeytânîdir. Kurân’ın bu ilk âyetlerinin öncelikle insana kendi zaaflarını tanıtarak başlaması, öncelikli olarak odaklanılması gerekenin ne olduğunu da bize göstermektedir.
13- Gördün mü, yalanlayıp sırtını döneni?
Tevelle, çekildi, gitti, ayrıldı(Bkz. Kasas:24, Neml:28, Tevbe:92);yüz çevirdi, reddetti, kabul etmedi demektir (Bkz. Mâide:49, Nisâ:80, Yunus:72, Zâriyât:54, Kıyamet:32). İnsan eğer ayartıcı güdü ve dürtülere karşı kendini sağduyu ve vicdan ile savunmuyorsa bunun temelinde doğru olanı önce yalanlaması,sonra rahatsız eden hak ve hakîkatin sesine sırt dönmesi yatar.
14. Müminlere böyle pervasızca eziyet eden bu zâlim, bilmez mi ki, Allah her şeyi görmekte?
Bir dış gözlemcinin varlığı insan davranışlarının sosyal norm ve kurallara uygunluğunu artırmaktadır. Birbirine yakın yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir deneyde çocuklara ödül alacakları bir görev verilir. Bu görevi tek başlarına bir odada yapacakları söylenir. Görev, belli bir uzaklıktan arkaları dönük olarak duvardaki hedefi ellerindeki yapışkan toplarla vurmalarıdır. En fazla puanı alan ödülü kazanacaktır. İlk grubun, görevin zorluğunu tecrübe edince çizgiyi ihlal ederek hedefe topları yapıştırdıkları gizli kameralarla gözlemlenir. İkinci grup çocuğa, odada kendilerini gören olağanüstü bir varlığın olduğu anlatılır.İkinci grup çocuğun bu bilgiden sonra büyük oranda hile yapmadan atışları tamamladığı gözlemlenir. Bu deneyden elde edilen sonuç, sürekli bizi gören,duyan kâdirimutlak bir yaratıcının varlığı iç ve dış ayartmalara karşı korumada son derece etkili olduğudur.
15. Sakın ha; zannetmesin ki, yaptıkları karşılıksız kalacak! Çünkü eğer bu çirkin davranışlarına bir son vermeyecek olursa, onu perçeminden tutup cehenneme sürükleyeceğiz!
“Perçeminden” -bir kimsenin yakalanmasını ve aşağılanmasını gösteren eski bir Arap deyimi (bkz. 11:56 ve ilgili not 80). Ancak Râzî'nin de işaret ettiği gibi, “perçem” terimi burada perçemin bulunduğu yer yani, alın (nâsiye)'den mecazdır (karş. ayrıca Tâcu'l-‘Arûs).
Nâsiye, alındaki saç, yani kâküldür. Bu bölgenin özellikle seçilmesi ilginçtir. Değerli ilim adamı Abdulmecid Zendanî, bu konu üzerinde öteden beri düşündüğünü, nihayet Kahire’de Kanadalı bir bilim adamının verdiği konferansı dinlerken bunun hikmetini öğrendiğini şöyle dile getirir: Meğer kialnın ön kısmı, hataların işlenmesinde rol oynayan ve suçların işlenmesine dair kararlar alan bir merkezdir. Bir tıp kongresine katılan Kanadalı bilim adamı bu bilginin ancak elli yıl önce keşfedildiğini söylemiştir. Âyette özellikle o bölgenin seçilmesi, insanı ayartan duygu ve düşüncelerin merkezi olmasındandır.İnsan kendine verilen potansiyeli öğrenme ve öğretme kabiliyetini hak ve hakîkat yönünde kullanmazsa canlıların en tehlikelisine/şerlisine dönüşecektir. Bkz. “Muhakkak ki; Allah katında, canlıların en şerlisi aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.” (Enfal:22)
16. O pek sahtekâr, bir o kadar da günahkâr perçeminden;
Hâtıeh, hata yapmaktan gelir ve “yanılgı” anlamı içerir. Yalancı, günahkârlık ve sahtekârlıktan sorumlu bölge olduğu için alın bölgesinden yakalanmaktadır.Suç aleti ile büyük mahkemeye sürüklenme resmedilmiştir.
Allah, perçem için iki tane sıfat söylüyor. Yalan söyleyen ve büyük bir suç işleyen perçem.
Allah ilk olarak ona yalancı diyor. Bir Kureyş liderini aşağılıyor, küçük düşürüyor. Böyle bir kelimenin siyasal ve sosyal sonuçlarını anlamanız gerekiyor. Ebu Cehil çoktan Kureyş’in bir lideri, Rasulullah (sas) ise sadece alay konusu değil, aynı zamanda fiziksel olarak da zarar görüyor. Şimdi ise Rasulullah’a (sas) hiç de özür dileyen bir tonda olmayan, onun yüzüne karşı direkt olarak yalancı diye adlandıran bu kelimeler veriliyor. Ama ne konuda yalan söylüyor? Kuran’ı duydu, onun hak olduğunu biliyordu ama hala onun şiir vb. olduğuyla ilgili yalan söylüyordu ve onu asılsız nedenler yüzünden reddediyordu. Allah, Ebu Cehil’in kalbinin derinliklerinde Kuran’ın hak olduğunu kabul ettiğini açığa çıkarıyor.
17. O zaman çağırsın bakalım, o güvendiği ordusunu, adamlarını, meclisini.
Lafzen, “meclisini”. Bu gibi ayetleri tamamen tarihî bir bakışla açıklamaya eğilimli olan müfessirlere göre bu ifade, müşrik Mekke'deki geleneksel ihtiyarlar meclisine (dâru'n-nedve) bir işarettir; ama bana göre, büyük ihtimalle insanı “kendi-kendine yeterli” görmesine yol açan küstahlığa ve kibire (yukarıdaki 6-7. ayetler) bir atıftır.
Bu ifade suçun çoğunluk psikolojisi ile yapıldığını ve kalabalıkların suça ve müstağni tavra yardımlarına bir göndermedir.
18.Biz de azap meleklerini çağıracağız,(semavi azap güçlerini M.Esed) bakalım kim üstün gelecek!
“Cehennem muhafızları” olarak kullanılan zebâni, zâbin, zebine, zibniyye ya da zibniy kelimesinin çoğuludur. Kökeni Adnanî Araplara uzanan Vâ’il kabilesinin bir kolu olduğu belirtilen Benu Zebine oymağıyla da muhtemel bir anlam ilişkisi bulunan zebânî kelimesi, klasik Arapça’da “kolluk kuvvetleri” (surât) anlamında kullanılmıştır. Ayrıca son derece saldırgan ve elinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan insanlar “zebani” diye nitelenmiştir (Lisân ve Kurtubî). Tahrim sûresinin 6. âyetinde bunların Allah’ın görevlendirdiği melekler olduğu ifade edilmektedir. Bu durumda, bu görevlilerin “korkunç, çirkin” değil, “güçlü, kuvvetli” varlıklar olduğu sonucuna ulaşılır. Tabi ki “münker-nekir” gibi bir anlama kullanılmadıkları sonucuna da...
19. Hayır; sakın ona itaat etme! Zâlimlerin baskı ve işkencelerine asla boyun eğme! Sen tüm ruhunla, tüm benliğinle O’nun huzurunda secdeye kapan ve en içten duâ ve yalvarışlarla O’na yaklaş!
Kellâ; yani böyle yapmayın. Yaradan Rab’den bağımsız hayatı okumak,insanı her şeye gücünün yeteceği zannına götürür. Bu hâl, Allah'a yönelme ve takvalı davranmaya engel teşkil eder. İnsanı ayartan arzu ve istekleri zaptetmesi insanı insan yapan aklını Allah’ın emir ve yasakları yönünde eğmek(secde) ile mümkündür. Frontal/ön lobu doğru eğitmek onu kulluk, hayır ve iyilikte kullanmaya bağlanmıştır.
SON