You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ahilik ve esnaf ahlakı...

Ahilik ve esnaf ahlakı...

General
Ahilik ve esnaf ahlakı...
AHİLİK VE ESNAF AHLÂKI
Çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukların asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmiştir.

Ulaşım ve haberleşme teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek imkânsızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı yapıdaki toplulukları cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek ve onlara normal bir hayat seviyesi kazandırmaya çalışmak, basit bir hakimiyet ve idare anlayışının sonucu olmasa gerektir.

Osmanlı devleti, idaredeki başarısını sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemal mertebesine ulaştırdığı müesseselerine borçlu görünmektedir.

Gerçekten, kendinden önceki İslâm ve Türk-İslâm devletlerinin müesseselerini almakta bir sakınca görmeyen ve zaman içinde bunları geliştirip kemale erdiren Osmanlı devletinin başarılı olmasında rol oynayan ve ona bu dinamizmi veren âmil, şüphesiz ki müesseselerdir.

Gerçekten devletin hayatiyet sırlarından biri olarak gördüğümüz bu müesseselerden biri, toplumun ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin tesirler icra etmiş olan ve devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan bir müessesedir.

Burada hemen şunu belirtmeliyim ki, Osmanlı devlet teşkilâtının gelişmesinde yardımcı olduğu bilinen bu teşkilât ahiliktir.

Ahilerin Osmanlıların ilk zamanlarında önemli bir görev gördüklerini gerek tarihî kaynaklar, gerek seyyah İbn Batuta’nın naklettiklerinden anlıyoruz.

Osmanlıların ilk devirlerinde Ahi unvanlı birtakım dervişlere bol olarak rastlanmaktadır.Ahi reislerinden olup, Eskişehir civarında İtburnu mevkiinde tekkesi bulunan Şeyh Edebali, o havalının en itibarlı ve sözü geçen büyüklerindendi.

Tahsilini Mısır’da yapmış olan Edebali’nin kızı Malhon hatunu (Malhatun) Gazi Osman Bey almış ve bu suretle ahilerin nüfuzundan istifade temin etmişti.

Nitekim Şeyh Mahmut Gazi, Ahi Şemseddin ve oğlu Ahi Hasan ve sonradan Osmanlılarda kadı, kazasker ve vezir olan Cendereli (meşhur tabiriyle Çandarlı) Kara Halil de ahilerden olup bunların hepsi Osmanlı beyliğinin kurulmasında ve büyümesinde hizmet etmişlerdir.

Ahilikte bilgi, ahlâk, saygı ve zenginlik bakımlarından çok yükselmiş kişilere (Nizamüddin, Şerefüddin, Fahrüddin, İhtiyarüddin vb.) gibi unvanlar verilir ve böyle kişiler ondan sonra hep o unvanla anılırlardı.

Örneğin, ahiliğin kurucusu Ahi Evren’in asıl adı Mahmut olduğu halde kendisine Nasırüddin lâkabı verilmişti. Ahiliğe giren Osmanlı hükümdarı Orhan da “İhtiyarüddin” lâkabını almıştı.

Ankara’nın ilçelerinden olan Mamak’ın eski adı Ahi Mamak, Etimesgut’un eski adı Ahi Mes’ud’dur.XIV. asrın birinci yıllarında İbn Batuta’nın hayranlıkla müşahede ve tasvir ettiği bu teşkilât, diğer müesseseler gibi, Osmanlı devrinde de şehir hayatı ve esnaf teşekküllerinin temeli olmuştur.

Nitekim, sanat ve ticaret hayatında ahlâkî nizam ve ananelere aykırı bir hareket nadir görülüyor ve bu teşekküllerin şiddetli mukabelesine sebep oluyor; devletin bir müdahalesi olmadan böylece içtimaî müesseseler genel nizamı muhafaza ediyordu.

XVI. asırda Fransa elçisi J. Chesneau: “Nizam ve asayiş inanılmaz derecede kuvvetli idi. Geceleyin şehirdeki muhafaza için elinde bir sopa ve fener ile gezen tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi.” demektedir.XVII. asırda Thavenot: “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde, dört yılda dört katil olayı görülmemiştir.

Ticaret mallarıyla dolu büyük kervansaraylar bir tek adam tarafından korunuyor.” der. XVII. asırda M Baudier, Türklere aleyhtar olmasına rağmen, Türklerin doğruluktan ve iyilikten ayrılmadıkları, fazla kâra asla tenezzül etmediklerini, bunu günah saydıklarını anlatır. Avrupalılar, müşterisini siftah yapmayan ve onu komşu dükkâna gönderen, kendi kârını feda eden Türk tüccarlarına daima rastladıklarını ve bunu da anlayamadıklarını kaydeder.

Ahi Evren, ahlakla sanatın ve konukseverliğin uyumlu bir birleşimi olarak kurduğu ahiliği o denli itibarlı bir duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf, sanatkâr ve meslek erbabına yön vermiş, çalışmalarını düzenlemiş, devlet adamları ve hükümdarlar bile bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır.

İlk sıralarda ahiler, sadece debbağlık ve ona bağlı olarak deri işçiliği ile uğraşırken, bu sanat kolları sonradan otuz ikiye çıkmıştır. Örgütün yerleştirdiği sağlam meslekî ve ahlâkî düzen, karşılıklı dayanışma ve yardımı, onların diğer esnaf ve sanatkârlar üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuştur.

Böylece her şehir ve kasabadaki esnaf ve sanatkâr grupları için çarşılar, arastalar, uzunçarşılar, kapalı çarşılar kuruldu.Ayrıca bu esnafın meslek ve sanatları için gerekli hammadde alım satımı, onların işlenmesi, işlendikten sonra alınıp satılması, kanunnameler, tüzükler ve narh ayarlamaları ile kontrol edilmeye başlandı.

Her türlü ekmek, unlu madde türünün pişmesi, kasapların, kasaplık hayvanların özellikleri, fiyatı, temizliği, aşçıların, garsonların, lokantalarda kullanılan kapların, tencerelerin, masaların temizliği gibi işlerin hepsini düzenli kurallarla sıkı bir denetim altında bulundurmuşlardır.

Osmanlı ülkesinin her yerinde değişik sanat sahiplerinin kendilerine göre bir teşkilâtı, Esnaf Şeyhi, Kethüdası (kâhya), Yiğitbaşı ve Ehl-i Hibre gibi üyeleri bulunurdu.

Esnaf tarafından seçilip hükümetçe görevleri tasdik edilen bu kurul, esnafın bütün davranışlarından sorumlu oldukları gibi, aynı zamanda hükümetle esnaf arasında da aracı durumda idiler.

Yolsuzluk eden sanat sahibi, bunlar vasıtasıyla ceza görürdü. Hükümet, mahalli kadılar vasıtasıyla sanat erbabına yapacağı tebligatı bunlar vasıtasıyla yapardı.

Bu esnaf teşkilâtı, bugünkü sendika kapsamından çok daha geniş, daha girift, töre ve âdetleri olan aynı zamanda kendi kendini kontrol edebilen kurumlardı.Esnaf kâhyaları, en küçük yolsuzluğa dahi göz yummayıp bir günden üç güne kadar re’sen dükkân kapatmaya yetkiliydiler.

Ayrıca esnafın uymaya mecbur olduğu esaslar, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar tespit olunmuştur.Ahi birlikleri, üretim ile tüketim arasındaki ilişkilerin sosyal huzuru sağlayacak şekilde gelişmesinin devamına çalışmışlardır.

Bu maksatla, zaman zaman üretim sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulması sağlarken, geliştirilen narh sistemi standartlaşma ile de tüketicinin korunmasını sağlamıştır.Üretilen mallarda standart arama, tüketicinin korunması bakımından son derece önemli idi. Her birlik, üyelerinin imal ettiği malın standardına göre değerlerini tespit ederdi. Meselâ, bir ayakkabı alan insan, ödediği fiyata göre bunu ne kadar zaman giyebileceğini bilirdi.

Belirtilen zamandan önce ayakkabı kullanılmaz hâle gelirse, ayakkabıyı aldığı sanatkâra götürerek parasını geri alırdı. Bunlara uymayanlar etrafa ibret olacak şekilde cezalandırılırdı.

Bu cezaya “yolsuz” denirdi.Yolsuz, hammaddeyi piyasadan alamaz, kimse ona mal satmaz, o yapmış olduğu malı kimseye satamazdı. Yolsuz, kahvelere kabul edilmez, cemiyet toplantılarına giremez, herkes ondan kaçar ve nefret ederdi.

Esnafın kendi içinde kurduğu bu oto kontrol sistemi son derece dikkat çekicidir.Hileli, çürük iş yapmak, müşteriden tespit edilen fiyatın üstünde fiyat istemek büyük suç sayılır, noksan ölçü ve bozuk terazi kullananlar cezaya çarptırılır, sahte ve kalitesiz mal üretenlerin malları toplanır, meslekten çıkarılırdı.

Sattığı süte su katan bir sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibret-i âlem için çarşı pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satanın pekmezinin başına geçirildiği bilinmektedir. Zarurî gıda maddelerine verilen narhı ihlâl ederek yüksek fiyatla mal satan esnaf “muhtekir” olarak vasıflandırılıyor ve idamının da söz konusu olduğu ağır cezalara çarptırılıyordu.

Nitekim İstanbul’da halka eksik gramajlı ekmek satan fırının tezgahtarı fırının önünde idam edilmiş, kaçan fırın ustasının da yakalanıp öldürülmesi için kadılara emir verilmişti.Önceleri şehir ve kasabalarda esnaf ve sanatkârlar saflarında başlayan, giderek vatan geneline yayılan ahilik, köylere kadar ulaşmıştır.

Kuruluşundan bugüne kadar aradan uzun bir süre geçtiği halde, ahilik milletin sinesine o derece kök salmıştır ki, bitmemiş intibaını verir.

Bugün bile köylerimizde yaren odaları, misafirhaneler, imece çalışmaları, hep ahilikten kalan güzel hasletlerdir. Şunu diyebiliriz ki, ahilik Türkler için yaşayış tarzı olmuştur.


Bugün en geniş sosyal imkânlara kavuşan insanlarımız, aralarında sosyal dayanışmayı bu derecede güzel bir şekilde tahakkuk ettirebilecek kuruluşlara ne kadar muhtaçtır. Sosyal hayatın içinde en geniş kitleyi oluşturan esnaf teşkilâtlarındaki sosyal dayanışmanın İslâmî motiflere uygun olarak nasıl gerçekleştirebildiğine dair bu örnekler bugün de ışık tutacak niteliktedir.


Mustafa Bektaşoğlu
We UNuTmA YaLNıZLıĞıN ÖtEsiNdE GiZLi BiR HaYaT WaR!!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.