Her yere ayak uyduran,
o çılgın rahatlığını.
Ve yerinde kullandığın,
olgun tavrını seviyordum..
Her şeyinle hoşuma gidiyordun
ve bana,
her şeyinle çekici geliyordun..
Ben sana hayrandım,
ama sen bilmiyordun..
Söyleyemedim sana..
Attığım her yeni adımda,
risk alarak başlardım hayata.
Ama,
sana karşı kumar oynayamadım,
rest çekemedim hayata.
Seni kaybetmekti,
sevginin yanında
sevgimin yalnız kalmasıydı korkum
ve ben bunu,
bir türlü göze alamıyordum...!
Aklıma gelmişken söyleyeyi; ben seni hiçbir şey için suçlamadım, kötü görmedim, hiçbir hatayı,
hiçbir yanlışı ssende görmedim, öyle bile olsan ben seni sevdim. nasıl biri olduğun için deeğil,
beni sevdiğin yada sevme ihtimalin olduğu için değil, bir gün benim olman içinde değil,
sadece sen olduğun için.....
Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı,
gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu,
olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da.
Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o
doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman.
Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni
yeterince tarif edecek kadar derin olmadı.
İki özne bir yüklemdik.
Yine de eksiktik.
Sen bir özne daha dahil ettin cümlemize.
Ben düştüm sonra, iki kaldınız.
Nasılsa devrik bir cümleydik.
Ne süslü kelimelerdik, ne de bir anlam yüklendik.
Geçmiş zamanda başladık yazılmaya, şimdiki zamana yenildik.
Biz iki özne bir cümleye yetemedik.
ikimiz bir olup ta bir yükleme denk gelemedik.
Şimdi ayrı hikayelerin ayrı cümlelerinde, ayrı sevdaları taşıyoruz anlam diye.
Nesne acı, yüklem ayrılık.
Sen sevgiye eş anlam, ben kendi cümlesinde kaybolmuş gizli özne....
ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum
ağaclar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski Istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşamüstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun
belki Haziran'da mavi benekli çocuksun
ahh seni bilmiyor,kimseler bilmiyor
bir şileb sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yesilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki korsun kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını ***ürüyor
ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin
Yalnız mıyım? onların dediklerine göre yalnız olamam... etrafımdalar çünkü...
Ve evet bencede yanlız değilim kimsenin bilmediği 2 kişilik bi dünyam var benim..
Adım hala hayat kitabında yazıyor...
Gerçek cok şeffaf tıpkı, ağladığımda gözlerimin kıpkırmızı kesilmesi kadar...
Kahretsin, acınacak haldeyim yine, kelimelere vurmak bu olsa gerek...
Seni sevdiğimi;
Binlerce sen vuran şu pencerenin önünde,uzaklara daldığımda anladım..
Resimlerini çekip masama koyup, saatlerce izlediğimde anladım..
Seni sevdiğimi;
Yağmur yağıp iliklerime kadar ıslandığımda gözlerimin doluşunu,
Aynalarda kendime sorup cevabını vermekten korktuğumda anladım..
Seni sevdiğimi;
Ölüm senin elinden bile güzel dediğimde anladım..
Bir film karesine patlayan flaşa senin için saatlerce gülümsediğimde anladım seni sevdiğimi..
Uykusuz bir gece,saat 02:00 de anlatmaya başladığım seni.
Sabah 4 olduğunda “yine anlatamadım” deyip yeni bir alfabeye aç hissettiğimde kendimi anladım..
Seni sevdiğimi;
Yazılan her kelimeye dokunup..dokunmak istediğimde sana anladım..
Seni sevdiğimi;
Tüm yolları yürüyüp geceler boyunca kabına sığmayan
bir “sen “ile..Bu şehirde insanlar “Yine mi bu yollarda yürüyorsun tek başına, neden? “dediklerinde anladım..
Seni sevdiğimi;
Her kitap arası..masanın altı..Yastığın altı..
Okunmaktan buruşmuş..ama mutlaka bir yerlere sıkıştırılmış kelimelerini bulduğumda anladım
Gökyüzündeki en soluk yıldıza bakıp..oraya gizlediklerimizi hatırlayıp gülümsediğimde anladım..
Gökkuşağının altına rezervasyon yapılmış masayı görüp
“Yaşanmışlık kadar yaşanmamışlığınım” dediğimde anladım seni sevdiğimi...
Seni Sevdiğimi ta en başından..
Hiç söyleyemediğimde anlamıştım...
Şimdi söylüyorum...
Korkmuyorum...
SENİ BU GÜNDE YARINDA ÖLENE KADAR SEVCEĞİM
.•*˜ Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra... .•*˜
.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜.•*˜
sen bi anlatırsan hele..
<>
