Firdevsi
1./ Zâl-i Zer’in Öyküsü
Yeryüzünün yedi ikliminden geçmek istedi. Yedi sır kapısından..yedi sabır yükünden çekip almak istedi bakışlarını.
Gelin görün ki; Zâl’in öyküsü çıkmıştı karşısına. Oysa gözleri başka söz, başka dildeydi:
“Haberleri yayanlar, eserleri aktaranlar, hind kitaplarından şöyle rivayet ve böyle hikâyet ederler ki, Suf taraflarında Şâhpesend derler bir büyük şehir vardı. Etrafı cennet gibi her dem bahar, bağlar bahçeler, meyvalı ağaçlar ve her yandan akan dereler ırmaklardı.”
Şimdi bırakalım onu; bakışları alıp gitsin Hâce Said’in hikâyesine, o arada yol alsın.
Biz dönelim cihan pehlivanı Sam’ın oğlu Zâl’in doğuş öyküsüne…
Kara gözlü ak saçlı doğan bu çocuğun varlığı ürkütür onu. İlenir Tanrı’ya:
“Bu dev yavrusu, neyin nesidir? Bu, iki renkli bir kaplan mı, yoksa bir peri mi?
Dünyanın bütün büyük adamları, bu çocuktan ötürü, gizliden veya açıktan açığa bana gülerler.
Bu utançla İran’ı bırakıp gideceğim ve bu ülkeyi bir daha hayırla anmayacağım!”
Göğe yakın insanlara uzak Elbruz dağına yuva yapan Simurg’un yuvasına götürüp bırakırlar pehlivanın oğlunu.
Emzikte yavrusu olan bir dişi aslan çocuktan gölgesini esirgemez.
Bir gün, onu taşın üzerinde yatar bulan Simurg, kanatlanarak alıp getirir yuvasına, katar yavrularının arasına.
Kulağına fısıldanan şu sözü hiç unutmaz Simurg:
“Ey temiz görüşlü, mübarek kuş!
Memedeki bu çocuğu iyi koru, çünkü ondaki yiğitlik tohumu ileride yemişini verecek ve onun soyundan, azgın aslanlar gibi, cihan pehlivanları yetişecektir!”
Simurg, çocuğu büyütür.
Adı dillerde dolanır, varlığını hatırlayınca Sam, ardına düşer oğlunun.
Simurg, ona konuşmayı öğretmiştir. Artık zamanı gelmiştir, gitmeyi seçmesini, padişahlık tahtına oturmasını ister.
Der ki:
“Sen yanında kanadımdan bir tüy götürerek, her zaman benim himayemin gölgesine sığınabilirsin.
Eğer düşmanların sana bir güçlük çıkarırlarsa, iyi ve kötü harekette bulunurlarsa,
Benim tüyümü ateşe at, işte o zaman kudretimi görürsün.”
Simurg, ona, Destan adını vermişti. Bir uçuşla alır getirir babası sam’a teslim eder onu.
Babası da; Zâl-i Zer adını verir.
Padişah Minuçihr bundan haberdar olur.
Onun da iki oğlu olmuştur: Nevzer ile Zeresb.
Nevzer’i Sam’a gönderir, destan’ı görüp yanına çağırması için.
2./ Simurg’un Yolunda
Şimdi, duralım burada; sözün başka göğüne geçelim. Kuş dilinin ülkesine varalım. Turdağı’ndan geçip Musa’nın sırlarına erelim. Erelim ki; kuşların dilinden anlayan Süleyman’ın ülkesi bize kapılarını açsın.
Hüthüt’ün kanadından girelim o ummana. Kumru karşılasın bizi. Nemrud ‘un ülkesine varmadan seyredelim kekliklerin sekişini. Sert huylu, keskin gözlü doğanlar bize eşlik etsin, üveyik kuşunun ötüşü eksilmesin, önümüze düşen sülün yanıltmayacaktır yönümüzü elbet…
Şimdi, durup seyrine bakalım onların kanatlanışının. Yer gök demeyip, viran gönülle gezinmelerin sırrını keşfe çıkalım biz de.
Siz de bilmelisiniz ki; bu yalnızca bir arayış değil, görme yolculuğudur aynı zamanda.
Kafdağı’nın ardına varma düşlerini bezeyen de budur biraz.
Kuşların padişahı Simurg’a varmaktır dilekleri. Onların uzaklığı kadar yakındır onlara…
Hüthüt der ki:
“Hiçbir bilen onun yüceliğini göremedi..hiçbir gören, onun güzelliğini seyredemedi.
Hiçbir mahlûk kemaline yol bulamadı..bilgi şaşırıp kaldı..görgü, ona erişemedi!”
Sonra döner, öğütlediği kuşlara derlenip toparlanmalarını, sabırlarına sığınmalarını ister. Gitmekten başka bir yolun olmadığını dillendirir:
“Öndeki yolu kısa bir yol sanma..nice denizler var, nice karalar”
bu yola varmak için aslan gibi bir er gerek..çünkü yol uzak..deniz de derin mi derin!
Yolu şu: kendimizden geçip hayran bir halde yola düşelim..yolunda ağlaya güle yürüyelim.
Eğer ondan bir nişane elde edersek ne mutlu..yoksa zaten onsuz yaşamak ayıp!
Sevgili olmadıkça can ne işe yarar ki? Ersen sevgiliye kavuşmayan canın üstüne düşme!
Bu yolda erlik gerek..bu kapıda can feda etmek gerek.”
O nasıl bir sevgili ki; göstermeden yüzünü, sözün en iyisi ona dökülür. Kanadından düşen tüy bütün şehirleri birbirine kavuşturur.
O nasıl bir surettir ki; yansıyan bir izi bin bir işi devşirtir.
Der ki Attar:
“Kanadının tüyündeki nakış görünmeseydi âlemde bu kavga, bu gürültü olmazdı.”
Bizdeki arayışın, bu çağın yangınının, bu yok edip yıkışın ilk yolculuğuna dönmek; kavuşulabilecek yerlerin rengine kokusuna bakmak, candan can süzen fenikmelerin anlamına yaklaşmak gerekti ilkten.
Öyle ya; kanat vurup, zamanlar aşıp Hüthüt’un huzuruna çıkan kuşlar; anlatılanı dinlerken varılacak menzilin uzaklığını düşününce, oraya varmak istemelerine rağmen, bin bir dert dökerler ortaya.
Sözü Bülbül alır ilkten. Söz avcısı sanırsınız, edilen sözlerinin parıltısına kapılınca. Ama o, açınca zamanın ve kalbin mührünü, en can alıcı sözlerle yüzleşirsiniz işte o ân; saklınızda bilmediklerinizle bir al-veriniz başlar…
Der ki Bülbül:
“Neydeki feryat, benim sözlerimdendir..çenkteki nağme, benim feryadımdandır.
Gül bahçeleri benim coşkun nağmelerimle coşar, âşıkların gönülleri benim feryatlarımla dolup taşar.
Her ân, başka bir sır söylerim..her dem, başka bir tarzda zikir ederim…”
Yola düşmüşlerdi bir kez. Adı dillerdeydi her birinin. Zaman kavşağında buluşacaklardı bir gün.
to be continent...