You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

ABDULHÂLİK GÜCDEVÂNÎ HAZRETLERİ

ABDULHÂLİK GÜCDEVÂNÎ HAZRETLERİ

General
ABDULHÂLİK GÜCDEVÂNÎ HAZRETLERİ
ABDULHÂLİK GÜCDEVÂNÎ HAZRETLERİ



Abdulhâlik Gücdevânî (kaddesallâhu sırrahû) Hazretleri, Hz. Ebûbekir-i Sıddîk (ra) vasıtasıyla gelen manevi sırların taşıyıcısı…

Nakşibendî Tarîkatı’nın temel prensiplerini belirleyen büyük zat… Şâh-ı Nakşibend (ks) Hazretlerini kabrinden irşad eden mürşid-i kamil…

Buhara'nın Gücdevan beldesinde doğdu. Miladi 1180 yılında, yine Buhara'nın Gücdevan beldesinde vefat etti. Babası Abdulcemil isminde arif ve alim bir zattı. İmam-ı Malik Hazretlerinin neslinden olup, Hızır (aleyhisselam) ile görüşüp sohbet ederlerdi.

Bir gün Hızır (as) kendisine; "Ey Abdulcemil! Senin salih bir erkek evladın olacak. İsmini Abdulhalik koyarsın." buyurdular. Abdulcemil, bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhara'ya göçtü ve Gücdevan kasabasına yerleşti. Çok geçmeden Hızır (as)ın buyurduğu gibi bir erkek evlada sahip oldu. İsmini Abdulhalik koydu.

Zikir Talimatını Hızır’dan Aldı

Abdulhâlik Gücdevânî (ks) beş yaşına geldiğinde, ilim öğrenmesi için Buhara’ya gönderildi. Zamanın büyük alimi Hâce Sadreddin Hazretlerinden Kur'an-ı Kerim ve tefsirini öğrenmeye başladı. Bir gün okuma esnasında; "Rabbinize tazarru ederek (yalvararak) gizli dua ediniz." (A'raf; 55) Mealindaki ayet-i kerimeye gelince Abdulhâlik Gücdevânî (ks) hocasına;

"Hocam! Bu ‘gizli’den murad edilen nedir? Kalp ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua, aşikar, sesli bir şekilde dil ile olursa, riyadan korkulur. Araya riya girerse, layık olduğu şekilde zikredilmemiş olur. Şayet kalp ile zikretsem; ‘Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır.’ hadis-i şerifi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bu müşkülümü hallediniz." diye arz etti.

Hocası, zamanının büyük alimlerinden Hâce Sadreddin Hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir sual sormasına hayran kaldı ve cevap olarak;

"Evladım! Bu mesele kalp ilimlerinin konusudur. Allâh-u Teâlâ nasip ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstada kavuşturur. Kalp ile zikri ondan öğrenirsin. Böylece bu müşkülün halledilmiş olur." buyurdu.

Bir gün Hızır (as) Abdulhâlik Gücdevânî (ks)nun yanına geldi. Ona, Allâh-u Teâlâ'yı gizli ve açık zikretme yollarını öğretti. Ve manevi evlatlığa kabul edip; "Kalbinden, ‘La İlahe İllallah, Muhammedun Resulullah’ Kelime-i Tayyibesini, şöyle şöyle zikredersin." diye tarif etti.

Abdulhâlik Gücdevânî (ks) bu tarif üzere, bu mübarek Kelime-i Tevhid'i kalben söylemeye başladı. Bunu, kendisi için ders kabul etti. Bu hâl manevi makamlara yükselmesine sebep oldu.

Hemedânî Hazretleri ile Tanışması

Bu sıralarda Yusuf Hemedânî (ks) Buhara'ya geldi. Gücdevânî Hazretleri onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. Bu hususta kendileri şöyle anlatırlar;

"On iki yaşında idim. Hızır (as) bana Yusuf Hemedânî
(ks)dan ilim öğrenmemi tavsiye buyurdular. Bu sırada onun Buhara'ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Ondan pek çok istifadelere kavuştum."

Böylece, Gücdevânî (ks)nun sohbette üstadı Yusuf-u Yusuf Hemedânî (ks), zikir talim hocası da Hızır (as) oldu. Gerek Hızır (as) ve gerekse Yusuf Hemedânî Hazretlerinin tahsil ve terbiyesi altında, zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar, dünyanın dört bir yanından kafileler halinde ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.

Gücdevânî Hazretleri, bir Aşure günü talebelerine derste velilik hallerini anlatıyordu. Müslüman kıyafetinde olan bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbetini dinledikten sonra söz isteyerek; "Efendim! Resulullah (sav); ‘Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar.’ (Tirmizi) buyuruyor. Bu hadis-i şerifin sırrı nedir?’ diye sordu.

Abdulhâlik Gücdevânî Hazretleri o gence heybetle nazar ettikten sonra; "Öyleyse, belindeki zünnarı (hıristiyanların ibadette bellerine bağladıkları ve ucunda haç asılı olan parmak kalınlığındaki yuvarlak ip) kes de imana gel!" dedi.

Zünnarımızı Keselim

Gücdevânî Hazretlerinin bu sözleri, oradakiler üzerinde şok etkisi yaptı. Genç telaşla; "Haşa! Yemin ederim bende böyle bir şey yok!" diye söylendi. O zaman Abdulhâlik Gücdevânî (ks) talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnar bağlı olduğu görüldü.

Bu hadise karşısında, genç çok mahcup oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde İslamiyet’e karşı bir sevgi meydana geldi. Gücdevânî Hazretlerine muhabbet ve sevgi duymaya başladı. Böylece evliyanın, Allâh-u Teâlâ'nın nuruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şahadet getirerek müslüman olmakla şereflendi ve onun sadık talebelerinden oldu.

Abdulhâlik Gücdevânî (ks) etrafındakilere dönerek şöyle buyurdu; "Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnarımızı keselim. İman edelim. Şöyle ki; bu genç maddi zünnarı kesti, biz de kalbe ait zünnarı keselim. O da kibir ve gururdur. Bu genç af dileyenlerden oldu, biz de affa kavuşalım."

Talebeleri, bir anda Gücdevânî Hazretlerinin gönül yaralarına sunulan şifa şerbetini içtiler ve tövbelerini yenilediler. Böylece kalplerinin Allah-u Teala'dan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı...

Bir gün misafirlerinden bir tanesi; "Efendim! Son nefeste iman selameti ile gidebilmemiz için bize dua buyurur musunuz?" diye niyazda bulundu. Bunun üzerine Abdulhâlik Gücdevânî (ks): "Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen, farz olan ibadeti yaptıktan sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesile olur." buyurdu.



Vefatından Sonraki Büyük Kerameti

Abdülhâlık Gücdevânî Hazretlerinin vefât etmesinin üzerinden 332 sene geçmişti. 1512 (H.918) yılında Ashâb-ı Kirâm düşmanı Safevîler, yüz bin kişilik tâlimli asker ile Ceyhun Nehrini geçerek Mâverâünnehir vilâyetlerine hücûm ettiler. Çok kan döküp büyük tahrîbât yaptılar.

Oradan Buhârâ'ya yöneldiler. Pekçok kaleyi zaptettiler. Girdikleri yerlerde, Ehl-i sünnet âlimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakâret yapıyorlardı. Nihâyet Goncdüvân kalesini de abluka altına aldılar.

Niyetleri, burada bulunan ve Ehl-i Sünnet müslümanlarının ziyâretgâhı olan Abdülhâlık Gücdevânî Hazretlerinin kabirlerini yakmak idi. Ancak, şehre karşı hücuma geçtikleri sırada, kaleden çıkan beş bin Özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran, beyaz atlı, beyaz elbiseli ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. Başlarında heybetli ve nûrânî, mübârek bir zât elinde iki ağızlı kılıç ile Safevîleri işâret edip hücûma geçtiklerinde, ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. Ehl-i Sünnet düşmanları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.

Abdülhâlık Gücdevânî Hazretlerinin daha vefâtından evvel söylediği:

Dosta mübârek düşmana musîbetim
Cenkte demir gibi sulhta mum gibiyim

Nûr çeşmesinin başı Goncdüvân menzilimiz
Rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum

şeklindeki sözleri de onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerâmetiydi.

Hayat Düsturu Nasihatleri

Abdulhâlik Gücdevânî Hazretlerinin manevi oğullarına yaptığı nasihatlerden her biri, bütün müslümanlar için birer kıymetli inci değerindedir. O nasihatlerden bir tanesi şöyledir;

"Yavrum, sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ederim. Hemen her zaman Allâh-u Teâlâ'nın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük alimlerin izini bırakma.

Hz. Peygamber (sav)in sünnetine uygun davran. O sünnetin hakiki uygulayıcısı olan Ashab-ı Kiram'ın davranışını da gözünden uzak tutma. Fıkıh ve hadis öğren.

Cahil tarikatçılardan sakın. Şöhret peşinde koşma, şöhret afettir ve çok tehlikelidir. Hemen her halinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemaatle kılmaya gayret et.

Bid'at sahibi sapıklar ile ve dünyaya düşkün kimseler ile arkadaşlık etme. Din dışı hareketlerle meşgul, sözünü bilmeyen kimselerle de arkadaşlık etme. Az konuş, az ye, az uyu.

Oturmak için daha çok ıssız yerleri tercih et. Helal yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terket. Çok kere dünyalık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu talep için yola düşersen, dinin elden gider.

Çok gülme, çok gülmek kalbi öldürür. Kimseyi hakir görme. Kimse ile münakaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme.

Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkar eden felakete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Sermayen fıkıh ve din bilgisi, evin mescid olsun."


Nakşibendiliğin 11 Esası

Abdulhâlik Gücdevânî (ks) bugün Nakşibendîliğin esasları diye bilinen on bir temel düsturu ortaya koyan üstattır. Bu prensiplerin esası; "Kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu daima Allah-u Teala ile meşgul hale getirmek" tir. Nakşibendîliğin onbir temel düsturu şunlardır:

1- Vukûf-i Zamânî: ‘Vukûf’ kelimesi ‘şuur’ manasına gelir, yani mürid, içinde bulunduğu zamana muttali olmalı ve zamanı kontrolü altında tutmalı, zamanını gafletle mi, yoksa şükre layık bir uyanıklık ve huzurla mı geçirdiğini düşünmelidir.

2- Vukûf-i Adedî: Kısaca manası vird yapılırken sayıyı bilmektir. Burada asıl anlatılan vukuf, sayılarına riayet sureti ile hafi zikirden ibarettir. Hafi zikir esnasında sayısına riayet edilmesi, zihni dağınıklıktan kurtarır.

Zikirde asıl gaye, zikri yapılan Allah-u Zülcelâl ile kalbin huzurudur, manevi beraberliğidir. Ancak böyle yapıldığı takdirde, zikrin faydası görülür. Anlatılan fayda: "la ilahe" (ilah yoktur) nefyetmek, yani reddetmek esnasında, beşeri varlığın bitip tükenmesidir. "İllallah" (ancak Allah vardır) isbatı esnasındaysa, ilahî cezbelerin doğuşudur. Bu hal, (ledünnî) ilim mertebelerinin ilkidir.

3- Vukûf-i Kalbî: Kalbi uyanık tutmak ve kalpte olanı bilmektir. Bu da kendi içinde iki kısımdır:

a) Kalbin yaptığına vakıf olması; zikreden, zikrini yaparken kimi zikrettiğine yakinen muttali olmalıdır.

b) Zikreden kimsenin, zikir esnasında kalbini mülahaza etmesidir. Yani haline, zikirle iştigaline ve zikrin mefhumunu (manasını) mülahaza ettiğine muttali olarak, kalbinde gaflete kesinlikle yol bırakmamaktır. Vukûf-i Kalbi'yi kısaca; “Zikrettiği sözlerin manasını düşünerek ve şuurunda olarak zikir etmektir” diye de tarif edebiliriz.

4- Huş-der Dem: Yani alınıp verilen nefese dikkat etmek. Büyükler katında bu cümleden murad olan mana şöyledir: Aklı başında bir salik, alıp verdiği nefeslere dikkat etmeli, onları gafletten korumalıdır. Böyle yaptığı takdirde; kalben, Allah-u Zülcelâl ile huzurda olur. Zikir yapan kişi zikri esnasında gafletten sakınmalı ve zikrini yaptığı zatı mülahaza etmelidir. Bu mülahaza ise kişiyi yaptığı zikrin esas tecellisine götürür.

5- Nazar-ber Kadem: Manası "gözler ayakta" demektir. Müride yakışan odur ki, yürürken gözleri ile ayaklarını izleye. Ta ki, etrafa dalmaya. Sebebi, etrafa dalmak, kalbe hicap (perde) getirir. Şu muhakkak ki kalbi örten perdelerin pek çoğu, ona resmedilen suretlerden (resimlerden) ötürüdür.

Sebebi ise temiz kalpler, cilalı aynalara benzerler. Katı kalplerde bulunan kötü huyların, bozucu düşüncenin baskısını hemen alır. Bu alış; özellikleri anlatılan kimselerin yüzüne mücerred nazarla da (sadece bakmak) olur.

Bu bakış, yukarıda anlatıldığı gibi olmayıp şöyle de olabilir: Baktığı zaman, nazarı güzel yüzlere takılır; bu yüzden de fitneye düşer. Gerçekten böyle bir nazar, şeytanın oklarından biridir, kime saplansa, Allah-u Zülcelâl’in yolundan saptırır. (Sadece yüze bakmak böyleyken, harama bakmak insana nasıl zarar verir düşünülmelidir!..)

6- Sefer-der Vatan: Kelime manası; herhangi bir şahsın, bir beldeden, başka bir beldeye gitmesidir. Tasavvufi manada ise salikin kendini yetiştiricek bir mürşid araması ve ikinci mana olarak da, salik bir mürşide intisab ettikten sonra, mürşidinin emirleri doğrultusunda zahiren ve batınen Allah-u Zülcelâl'e yönelmesi, hicret etmesidir.

7- Halvet-der Encümen: Halvet; sülûk ehlinin ibadet için yalnız kalacağı bir mekan manasına gelir. Encümen ise insan topluluğudur.

Sadat-ı Kiram katında ise mana şudur; salike yakışan, kalben Allah-u Zülcelâl ile huzurda olup halk içinde olduğu halde, onlardan ayrı gibi yaşamasıdır.

Murad olan mana, yukarıdaki gibi olunca, cümlenin manası; "murakabe" olur. Yani günlük yaşantısı içerisinde işi ile uğraşırken, yakınları ile beraberken, halk içerisinde herhangi bir şey ile meşgul iken, zâhirinin halk ile görünmesi, batının ise Allâh-u Zülcelâl'den bir an dahi gafil olmamasıdır.

Allah-u Teala bu manaya işaret edip ayet-i celilede şöyle buyurmuştur: "Öyle erlerdir ki; onları ticaret, alış-veriş Allah'ı anmaktan alıkoymaz." (Nûr; 37)

İşte bu tür "halvet" Nakşibendî yoluna hastır. Nitekim bu yolun erbabı, (diğer tarikatlardaki gibi) zâhirî olarak halvete çekilmezler. Bunların halveti, insanlar arasında bâtınî halvettir.

8- Yad-Kerd: Kelime manası ‘zikretmek’ demektir. Sadat katında kasdedilen mana şöyledir; mürid murakabe mertebesine erdikten sonra, "Nefy-i isbat" yani: "La ilahe illallah," zikrini belli bir miktar dille yapmalıdır. Mesela üçyüz, beşyüz, yani mürşidinin emrettiği kadar.

Burada da anlatılan "Nefy-i İsbat" zikrinin bu mertebede dille yapılması şart sayılmıştır. Zira, kalpler anasıra (unsurlar) bağlı olduğundan, anasır gibi paslanır. Anlatılan "Nefy-i İsbat" zikri yapılınca, pası gider. Murakabe mertebesine çıkar, müşahede mertebesine erer.

9- Baz-Keşt: Kelime manası; ‘rücû’ (dönüş) demektir. Ancak, Sâdât katında murad olan mana başkadır.

"İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî" (Allahım, maksudum sensin; matlubum rızandır) cümlesinin tehayyülü (hayal edilmesi), "Nefy-i İsbat" zikrinin manasını kalbe yerleştirir. Zikri yapan kimsenin kalbine tevhid sırrını getirir. Böyle yaptığı takdirde, bütün yaratılmışların varlığı nazarında silinir, zuhur yerlerinde, mutlak vahid olan Zat'ın varlığı kendisine zahir olur.

10- Nigah-Daşt: Kelime manası ‘korumak’tır. Sadat katında kalbi havâtırdan korumaktır. Hâvâtır altı çeşittir:

a) Hevâcis: Nefis yönünden kalbe gelenler.
b) Vecâis: Şeytan tarafından kalbi ve dimağı meşgul edenler.
c) İlhâmat: Melek yönünden gönüle gelenler.
d) Vâridat: Canib-i Hak'dan gelenler.
e) Suver-i Kâinat: Bünyenin hisleri canibinden canın istekleri.
f) Ma'kulat: Akıl yönünden gelenler.

Müride düşen odur ki; zikrini yaptığı zaman, "Nefy-i İsbat" manasını düşünerek, kalbine sahip olsun. Böyle yapmalı ki; oraya yersiz hatıralar girmesin. Oraya yersiz hatıralar girince, zikrin neticesi hasıl olmaz.

11- Yad-Daşt: Zikreden kimseye gereken: Zikrini ettiği Zât’ın zikri anında, kalbini huzurda tutarak korumaktır ki bu, "Nefy-i İsbat" zikrini nefesini tutarak yaptığı zaman olacaktır.

Denildi ki; her halde, devamlı olarak, kalbi Allah-u Zülcelâl'in huzurunda bulundurmaktır. Böyle olunca, murâkabe ile aynı manaya gelir.

Netice olarak, mürid şunu bilmelidir ki zikir, murâkabe, sohbet, râbıta ve Yad-Daşt diye anlatılanlardan hasıl olan huzur manası, hakikatte birdir. Kaldı ki huzur, Zat-ı Ehadiyet nurlarını müşahededen ibarettir; ancak şekilleri değişiktir. Bu değişik durumu ise ancak havâs zümresi zatlar bilirler.

SELMAN SADIK (Gülistan Dergisi)
Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.
Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.
Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.
Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin.
[Resim: 9qfd91186dd20fz6.gif]
[Resim: 373jx0.gif]
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.