Dört yıllık liseleri, kolejleri, dengi okulları veya fakülteleri ve yüksek okulları bitirecek kardeşlerimizden her birinin hayât defterinden, her bir günü bir sayfa kabûl edersek, 365x4=1460’ar sayfa eksilmiş olacak; ölüme, kabre ve âhirete doğru biraz daha yaklaşmış olacaklar.
Tabîî ki, günümüz şartlarında Türkiye’deki ortalaması takrîbî 60-70 sene olan bir insan ömrü içerisinde, bırakın dört seneyi, bir sene bile çok mühim bir zamân dilimidir. Çünkü bir “Gün”: 24 sâat, 1440 dakîka, 86.400 sâniyedir. Bir mîlâdî yılın kaç sâat, kaç dakîka, kaç sâniye ettiğini bulmak için, bu rakamları 365’le çarpmak lâzım. Ama biz şu kadarını söyleyelim ki bir yıl: 4 mevsim, 12 ay, 52 hafta, 365 gün ve 8760 sâattir.
GEÇMİŞİN MUHASEBESİNİ YAPIN
Biz, zaman zaman, muhtelif üniversitelerden mezûn olan öğrencilerin mezûniyet günlerine katılıyoruz. Aslında, sâdece bir mîlâdî yılı tamâmlamakla, ömrümüzden ne kadar zamân geçtiğini bir kerre daha vurgulayacak olursak, bir sene bitince, ömrümüzden tâm 8760 sâat gitmiş olmaktadır, dört sene için, bunu dörtle çarpınca 8760x4=35.040 sâat çıkmaktadır ve bunların artık geri dönüşü de yoktur.
Bir senenin değil; yerine, zamanına ve şartlarına göre ayın, haftanın ve günün bile ehemmiyeti çok fazladır; hattâ sâatin, dakîkanın ve sâniyenin bile önemi ne kadar büyüktür. Bana gelen bir mailde bu husûs şöyle ifâde edilmektedir:
“Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek dünyâya getiren anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe sor,
Bir sâatin değerini anlamak için, sevdiklerine kavuşmayı bekleyen kimselere sor.
Bir dakîkanın değerini anlamak için, treni kaçıran yolcuya sor.
Bir sâniyenin değerini anlamak için, bir kazâyı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir sâniyenin yüzde birinin değerini anlamak için de olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.”
Onun için, okullarından mezûn olacak kardeşlerimize tavsiyemiz şudur ki, geçmiş günlerine yönelik bir muhâsebe ve murâkabe yaparak yeni hayâta [iş hayâtına] girmelidirler...
Bizler de, kendi adımıza, âilemize, milletimiz ve memleketimiz, hattâ insanlık uğruna ne gibi güzellikler, hayırlar, fedakârlıklar yaptığımıza dönüp bir bakmalıyız...
BÜYÜK NİMETLERE SAHİBİZ
Aslında bizler, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği çok büyük nimetlere sâhibiz. Bu nimetleri yerli yerinde kullanabiliyor muyuz? Bir takvîm yaprağının arkasındaki şu cümleler bizleri ciddî olarak düşündürmelidir:
“Eğer bu sabâh sağ olarak uyanmış iseniz, dün ölen 330 bin insandan daha şanslısınız.
Eğer bu sabâh hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz, şu anda hasta olan 1 milyar insandan daha şanslısınız.
Bir harp tehlikesi, işkence görme ihtimâli, sağ kalmama korkusu ve büyük bir tehlike ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.
Kilerinizde veya buzdolabınızda yiyeceğiniz, üzerinizde elbiseniz ve başınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki 3 milyar insandan daha zenginsiniz.
Cebinizde veya emîn bir yerde paranız varsa, dünyânın en imtiyâzlı olan 1 milyar insanı arasındasınız.
Eğer bir şeyler okuyabiliyorsanız, bu demektir ki, okuma-yazma bilmeyen 2 milyar insandan biri değilsiniz.
Anneniz-babanız sağ ise ve boşanmamışlarsa, eşiniz ve çocuklarınızla mes’ûd bir âile iseniz, siz bu dünyadaki nâdir insanlardan birisiniz. O hâlde ne duruyorsunuz, hâlinize şükredin!”
Evet, Allahü teâlânın bizlere ihsân buyurduğu, sâdece bir kısmını saydığımız sonsuz ni’metlerine şükretmeli, bunları yerinde kullanmalı, O’nun dînine ve kullarına yardım ve hizmet etmeliyiz. İlmi olan ilminden, makâmı olan makâmından, malı olan da malından diğer insanları faydalandırmalıdır. Her gün, en iyi işleri yapmaya çalışmalıdır.
Allahü teâlânın bizlere önemli lütuflarından birisi de zamân ni’metidir. Bilindiği gibi, akıp giden zamân içerisinde, bize emânet edilen ömrümüzü tamâmlamaktayız.
Sevgili Peygamberimiz: “İki [büyük] ni’met vardır ki, insanların çoğu bunlarda hep aldanır. Bunlar: Sağlık ve boş vakittir” [Tirmizî] buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır” buyurulmuştur.
Unutmayalım ki, zaman en büyük sermayedir. Sevgili Peygamberimiz: “Akıllı kimse [Müslümân], kendisini hesâba çekip ölümden sonrası için hâzırlık yapan kişidir” buyurmuştur.
Kur’ân-ı kerîmde muhtelif sûrelerde zamânın önemine dikkat çekilmiştir:
“Fecir vaktine, on geceye andolsun...” [Fecr, 1-2]
“(Karanlığı ile etrâfı) bürüyüp örttüğü zamân geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze andolsun...” [Leyl, 1-2]
“Asra yemîn ederim ki insan zarardadır...” [Asr, 1-2]
Allahü teâlâ, mükellef olan her insana düşünüp taşınacağı, öğüt alacağı ve hakkı kabûl edebileceği kadar bir ömür vermiştir. [Bu husûsta, Fâtır sûresinin 37. âyet-i kerîmesine bakılabilir.]
Bu vesîleyle belirtelim ki, yirmibirinci asırda, yeni nesillere, mukaddes dînimiz İslâmiyet’i, şanlı târihimizi, yüksek kültür ve medeniyetimizi doğru bir şekilde, ilmî ve objektif usûllerle öğretmemiz şarttır. Aksi hâlde, günümüzdeki teknolojik gelişmeler sebebiyle yabancı kültürlere açılmış bir gençliğin, benliğini muhâfaza etmesi çok zordur.
Dünyâmız büyük bir gemi, bütün insanlar da onun yolcuları gibidir. Hepimizin, bu gemiyi korumaya çalışması lâzımdır; yoksa hep birlikte batarız.
İnsanlar nasıl doğup gelişiyor, büyüyor ve ölüyorlarsa, devletler de aynı kaderi paylaşmaktadırlar; yani onlar da doğar, büyür ve ölürler. Çeşitli coğrafyalarda, özellikle güzel Anadolu’muzda, muhtelif târihlerde, bilhâssa İslâm öncesi dönemlere baktığımızda, âdetâ sayılamayacak kadar çok devletin ve medeniyetin kurulup yıkıldığını görüyoruz.
O hâlde güzel ülkemize sahip çıkmalıyız ki, burası da öncekiler gibi başkalarının eline geçmesin ve târihe mal olmasın...
Bizler biliyoruz ki, Allahü teâlâ, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve emretmiştir.
Yüce Allah, bunun sağlanması için, ilk Peygamber Hazreti Âdem’le son Peygamber Muhammed aleyhisselâm arasında, muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere birçok “Peygamber” göndermiş, bazılarına “Kitap” ve “Suhuf” da vermiştir. Bu peygamberlerden 6’sına “Ülü’l-azm”, 313’üne “Resûl”, 124 binden ziyâdesine de “Nebî” denildiği malûmdur.
Şüphesiz ki bu Peygamberlerin hepsi, aynı îmân esâslarını, “Âmentü Esâsları” diye bildiğimiz umdeleri teblîğ ederek, “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” yanî güzel ahlâklı insanlar meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir. Yine zikrettiğimiz kitapların hedefi de, “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir.
“ASR-I SAÂDET”İN MİMÂRI
Burada, bir husûsun daha bilinmesinde fayda görüyoruz:
Zulmetler, zulümler ve vahşetler altında inim inim inleyen insanlara, kurtarıcı olarak Sevgili Peygamberimizin lutfedilmesi, dünyânın en önemli hâdiselerinden ve en mühim dönüm noktalarındandır.
“Asr-ı Saâdet”in mimârı ve son Peygamber olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bundan 14 asır evvel, tek başına teblîgâta başlayarak, 23 sene gibi çok kısa zaman zarfında, târihin bir benzerini görmediği ve kıyâmete kadar da göremeyeceği 150 bin güzîde sahâbe, kâmil insân, mübârek insan, “hayırlı bir ümmet” meydâna getirmiştir.
Onlar da, 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında, gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs’ten (İspanya’dan) Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, adâlet, medeniyet, hakkâniyet, insanlık, insan hakları, nûr ve hidâyeti, tek kelimeyle söylemek gerekirse, Allahü teâlânın mukaddes dîni İslâmiyyet’i götürmüşlerdir. Kat’iyyen kimseye zulmetmemişlerdir. Bu konu, ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur...
Ahmet DOGRUSOZLU