You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

“Aynâ-i merdıyye”sine kavuştu!..

“Aynâ-i merdıyye”sine kavuştu!..

Profesör
“Aynâ-i merdıyye”sine kavuştu!..
Cenâb-ı Hak, insanı, kendisini tanıyıp ibadet etmesi ve tanımayanlara tanıtması için gönderdi. Dini doğru olarak yaymanın önemi ve mükafatı büyüktür. Bunun için ecdadımız, “i’la-yı kelimetullah”ı yani, Lâ ilahe illallah Muhammedün resulullah akidesini, inancını yaymak için Viyana kapılarına kadar gitmiştir. Bu uğurda nice şehidler vermiştir. Bununla ilgili olarak meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerinden Abdülvâhid bin Zeyd hazretlerinin anlattığı şu olay çok ibretlidir:
Bir gün arkadaşlarımla, yeni çıkacağımız savaş hazırlıklarını konuşuyorduk. Arkadaşımın birisi Tevbe sûresindeki, “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’anda söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 111) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

SEN BANA ŞAHİD OL Kİ...
Bu âyet-i kerîmenin okunması üzerine, on beş-on altı yaşlarındaki bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş ve babasından da kendisine hayli mirâs kalmıştı. Bana dönerek dedi ki: “Sen bana şâhit ol ki, ben malımı ve canımı Cennet karşılığında Cenâb-ı Hakka satıyorum!“ Ben de, “Delikanlı, kılıçların keskinliği, senin sözlerinin keskinliğinden çok fazladır. Korkarım ki, sabredemez, bu satıştan vazgeçersin” dedim.
Genç sözünde ısrar etti: “Tekrar ediyorum. Şu anda malımı da, canımı da Allaha sattım!” Gerçekten de yanımızdan ayrıldıktan sonra, malının tamamını Allah yolunda dağıttı. Yanına sadece, savaş için lâzım olacak bir at ile silahlarını bıraktı. Savaş hazırlıkları bitip yola çıktığımızda, en önlerde gidiyordu. Yolculuk esnasında gündüzleri oruç tutarak, geceleri de nâfile namaz kılarak geçiriyordu. Genç olduğu için, bu arada hepimizin birçok hizmetlerini de görüyordu. Atlarımızı otlatıyor, nöbetleri tutuyordu.
Nihâyet Bizans sınırına geldik. Ben onu, “Daha küçük” diye, savaşta ön cephede değil de, geri hizmetlerde kullanmak istiyordum. Fakat o, bu hizmetlerle kifâyet etmeyip, en önde savaşmak için can atıyordu. Son zamanlarda ağzından hiç düşürmediği bir kelime vardı. Bu kelime hiç duymadığımız bir sözdü. Devamlı sayıkladığı söz şuydu: “Ah, Aynâ-i merdıyye, ah Aynâ-i merdıyye!..” Arkadaşlarım bana, “Herhalde korkudan bu genç aklını oynattı” dediler.
Ben aklını kaybettiğine pek inanmıyordum. Fakat, merak ediyordum, “Bu söz neyin nesi?” diye. Sonunda sordum kendisine:

ANLATACAK KELİME BULAMIYORUM
Genç zaten hâlini kimseye anlatamadığı için patlamak üzereymiş. Anlatmaya başladı:
“Bir gece rü’yâmda birisi, bana gelip dedi ki: ‘Seni, Aynâ-i merdıyyeye götüreceğim, gel benimle!..’
Merakımı anlayınca, ‘Sana kelimelerle ta’rif edemem ki... Ancak görmen gerekir? Şu kadarını bil ki, bir Cennet hûrisi!’
Sonra elimden tutup, bir bahçeye götürdü. Allah Allah, böyle güzellik mi olurdu? Ağzım açık kaldı... Şeffaf, pırıl pırıl, gayet tatlı suyu olan bir ırmağın kenarındaydık... Dünyadaki en güzel yerler bile, oranın yanında çöplük gibiydi sanki... Irmağın kenarında dolaşırken gördüklerime inanamadım... Birbirinden güzel kadınlar, beni görür görmez el pençe divan durmuşlardı. Yanımdaki kimseden öğrendim ki, bunlar Cennet hûrileri... Güzelliklerini anlatacak kelime bulamıyordum... Beni birbirlerine göstererek sevinçle konuşuyorlardı:
- İşte Aynâ-i merdıyyenin efendisi geldi...
O anda, hangisinin Aynâ-i merdıyye olduğunu merak ederek sordum:
- İçinizden hanginiz, Aynâ-i merdıyye?
Verdikleri cevapla hem şaşırmış, hem de hayâl kırıklığına uğramıştım... Dediler ki:
- Estağfirullah, biz onun gibi olabilir miyiz? Biz onun hizmetçileri olabiliriz. Onu görmek istersen biraz daha ilerlemen lâzımdır.
Genç, rüyasında, gösterilen yönde ilerlerken gördüklerini şöyle anlatır: Bana va’dedilen “Aynâ-i merdıyye”ye kavuşmak için inlerken öyle güzel bir yere vardım ki, daha önce gördüğüm ırmak ve çevresini unuttum bile... Irmaktan berrak bir süt akıyor... Anlatacak kelime olmadığı için süt diyorum... Aslında sadece isim benzerliği var. Öyle güzel bir yer ki..
Yine karşımda birbirinden güzel hûriler... Aman Allahım, ben daha öncekileri güzel zannediyormuşum. Demek ki güzellik bunlardaymış... Şaşkınlığım geçmeden, yine beni göstererek fısıldaştıklarını duydum: “İşte Aynâ-i merdıyye’nin efendisi geldi.”
Yoksa bunlardan biri miydi Aynâ-i merdıyye... Çekinerek sordum:
- İçinizden hangisi Aynâ-i merdıyye...

“ÖZÜR DİLERİZ...”
Yine aynı hayâl kırıklığına uğradığım cevap:
- Özür dileriz... Biz onun ancak hizmetçisi olabiliriz... Onu görmek isterseniz, biraz daha ilerlemeniz lâzım...
Biraz daha yürüdüm. Yine bir nehir ki, bu defa, bal renginde, şeffaf mı şeffaf, insanın yüreğine ferahlık verecek derecede hoş bir ırmak ve çevresinde, bütün gördüklerimden daha güzel bir çevre vardı... Ben çevrenin güzelliğine dalmışken, karşımda el pençe divan duran hûrileri görünce, kendi kendime, “Yoksa güzellik denilen şey bu muydu?” dedim.
Bu hûriler de aralarında aynı sözü mırıldanıyor, birbirlerine beni göstererek müjde veriyorlardı: “İşte Aynâ-i merdıyye’nin efendisi geldi.”
Sevinçten nutkum durmuş, gördüğüm güzellik karşısında bayılacak derecede heyecanlanmış olarak sordum:
- Hanginiz Aynâ-i merdıyye?
Cevap yine aynı:
- Estağfirullah!.. Biz onun ancak hizmetçisi olabiliriz... Onu görmek isterseniz, biraz daha ilerlemeniz lâzım!..
Artık kendimde değildim. Dayanamaz hâle gelmiştim ki, karşımda bir köşk belirdi... Bir ikram, bir iltifat ki, hiçbir sultan böyle iltifat, böyle bir karşılama görmemiştir...
Beni içeri kabûl ettiler... İnci ve yakuttan yapılmış, ama aslâ anlatamayacağım güzellikte bir taht vardı... Gözlerim kamaşmış, etrafımı göremiyordum... Biraz sonra kendime geldiğimde, baktım ki, tahtta bir sultan hanım oturuyor. Bunu görünce, o zaman hakîkî güzelliğin ne olduğunu anladım... Ama anlatmam mümkün değil. Çünkü hiçbir lisan, o güzelliği anlatamaz. Akıl, mantık, hayâl durur!.. Ben kendimden geçmiş ve konuşamaz hâldeyken, şu inci misâli sözler yayıldı etrafa:
- Merhaba ey Allah dostu! Bize gelme zamanın yaklaştı. Yakında şehîd olup buraya geleceksin. Ben de senin hizmetinle şerefleneceğim.

“ACELE ETME SABIRLI OL!”
Kendimi toparlayıp yanına biraz daha yaklaşmak istediğimde:
- Hele biraz daha sabret! Acele etme! Daha dünyadan ilgini kesmedin. Sen hâlen dünya ehlisin. Ben ise âhiret ehliyim. İnşâallah bugün, dünya ile ilgin kalmayacak, iftârı bizimle beraber yaparsın.
Bundan sonrasını Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri şöyle anlatır:
Bu rü’yâyı anlatan genç daha sonra bana, “İşte sayıkladığım isim budur” dedi.
Gencin sözleri yeni bitmişti ki, bize doğru gelmekte olan Bizans askerlerini gördük. Hemen askerleri toparlayıp hücuma geçtik. Bu genç en önde kılıç sallıyordu. Kısa bir mücâdeleden sonra, Bizans askerlerini temizledik.
Sonra gördük ki, bu genç tam dokuz Bizans askerini öldürmüş, onuncusu ile savaşırken şehîd düşmüş. Yanına vardım. Kanlar içerisinde yatıyordu. Biraz önce anlattıklarını hatırlayıp, kendisine gıpta ile baktım. Gülümsüyordu, ölmüş gibi değildi. Yüzünde emsâlsiz bir güzellik vardı. Çünkü, “Aynâ-i merdıyye”sine kavuşmuştu...
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri buyurdu ki: “Muhakkak ki her şeyin bir kestirme yolu vardır. Cennet’in kestirme yolu da cihâd yapmaktır; İslamiyeti doğru olarak yaymaktır!” (Cihad; silahla, yayınla, nasihatle ve dua ile olmak üzere üç şekilde yapılır. Birincisini devlet yapar. İkincisini âlimler yapar. Üçüncüsünü herkes yapar. Üçüncüsü herkese farz-ı ayndır, diğer ikisi ise farz-ı kifayedir.)
.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.