Kötülüğün efendileri, sistemli bir korku yayarak sıradan insanı edilgenleştirmek istiyor. ‘Ölürseniz bir hiç uğruna ölmüş olacaksınız, kimse yasınızı tutmadığı gibi lanetleneceksiniz de’ diyor direnmek isteyenlere, ‘sesinizi kısıp oturun ve başınıza gelene rıza gösterin’. Oysa ahlakın sesi bizi başka bir istikamete çağırıyor, kötülüğün kadir-i mutlak olmadığını fısıldıyor kulağımıza, ona karşı koymanın mümkün olduğunu ve yüzlerimizin silikleştirilmesine direnebileceğimizi söylüyor. ‘Sesimi çıkarmadığımda hâlâ kurtulma ümidim var’ diye düşünen kişi kendisini tehlikeye atmaz, gözü pek davranışlar göstermez. Oysa ahlak ayartılamaz, satın alınamaz, akla tabi kılınamaz. O bir ‘yüce gönüllülük’ anıdır. Vicdanın sesini duyduğunda ona cevap vermek zorunda hisseden kişi artık ahlakın manyetizmasına kapılmıştır. Öte yanda kötülük meşruiyetini yığınların sessizliğinden alır. Bizi ikna etmek için çabaladığı şey kendi kaderimizi hak ettiğimiz ve bunun asla ertelenemez olduğudur. Tahakkümün temel başarısı, insan yerine konmayanları, bunun doğal olduğuna inandırmasıdır. Tahakküm bizi önce kendi zihniyetimizden avlar. Onun karşısında bizi ruhsal olarak güçsüz bırakarak, felç ederek savunmasız bırakır. ‘Zalimin en büyük silahı mazlumun zihniyetidir’. Korkan insan her türlü zillete rağmen sağ kalmayı bir ülkü olarak benimser, cesaretle dünyayı değiştirmeye çalışan ise ölümü pahasına hakikati el üstünde tutmayı yeğler. Hayatta kalan değil ahlakta kalan kazanır.
k.sayar