Forum Gündemi:

Konu Başlığı : Şiirlerim

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 14 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : Murataltug
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#1
03-04-2020, Saat:11:07 PM
nazım hikmet


Ne alemdesin,
yaşama sevincim benim?"


İsterdim ki ben, bir kitap bekçisi olayım camları güneşli bir kitap evinde.

Duyduğum zevklerin en doyulmazıdır sabahlar gibi
sevilen bir kitap başında sabahlamak..."

Bıktım artık canımın sıkıntısından.
İçimdeki bu ruh yıkıntısından.

yaşama sevincim benim?"


Bugün beni ilk defa
güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak, bu kadar mavi, bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.

saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet,
Toprak, güneş ve ben Bahtiyarım...

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Sen alçaksın
ve dışarı çıkar çıkmaz
beni yine aldatacaksın.

Seni düşünmek
güzel şey ümitli şey
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi

Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil
Şarkı söylemek istiyorum…”

kimse hasret çekmesin artık
ekmeğe, güle, güneşe, hürriyete.

Sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana çünkü inanıyorum

Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,


en azılı düvellerle dövüşüyordu
dövüşüyordu, köle olmamak için
iki kat soyulmamak için.


Bu günler gelirim sana.
Konuşmak için değil,
sadece yüzüne bakmak için.
senin yüzünde bulurum aradığımı.

Bütün gördüğüm
yüzler lakayt hissiz.

"İyi günler, iyi günler,
Onların geleceği yok."

ve onlar için zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.

Delikanlım :
İyi bak yıldızlara
onları belki bir daha göremezsin.



Delikanlım:
Senin kafanın içi
güzel, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve sen
kâinatın en mükemmel şeyidir.


Her şeye rağmen Türk halkı, memleketim güzel günlere kavuşacaktır.

Ve bu memlekette bütün tarih boyunca hiç kimse bizler kadar memleketini ve onun namuslu, çalışkan insanlarını sevmedi.


Seviyorum seni ekmeği
tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa
su içer gibi,

seviyorum seni "Yaşıyoruz çok şükür!" der gibi.



Ben yanmasam sen yanmasan
biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar
aydınlığa.

Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden Güzel günlere inanıyordu.

Fakat hala gönül bilinmez neden,
Evvel zamandaki sevdayı arar?

Yaşamak şakaya gelmez büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi

yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
o derecede, öylesine ki,
insanlar için ölebileceksin,

insanlar için ölebileceksin yüzünü bile görmediğin insanlar için hem de hiç kimse seni zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile zeytin dikeceksin, öyle çocuklara kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde yaşamak ağır bastığından.


"Kaldı işte.
Çayımız bardakta,
Çocukluğumuz sokaklarda,
Mutluluğumuz kursağımızda,
Sevdiklerimiz uzaklarda,
Gülüşlerimiz fotoğraflarda...."


Göğsümde 15 yara var!.
Deldiler göğsümü 15 yerinden,
sandılar ki vurmaz kalbim kederinden Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!

Hem, biraz da vaziyet şöyle gibi:
onlar paranın sahibi değil,
para onların sahibi..

Önemli olan zamana bırakmak değil, zamanla bırakmamaktır.

Heyecanımızda
şaha kalkan bir atın
deli çizgileri yok...

Kapayın pencereleri sımsıkı
Çocukları sokaklara bırakmayın
Yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara
Paslı yağmurlar yağıyor
Yağmurları temizlemeli


"Sorma bana ne kadar seviyorsun
O kadar işte! Tavanı kadar sokağın ve dibi kadar cehennemin...."

Yaşamışlar bir lokmacık henüz,
henüz bir lokmacık hatıraları var,


Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı
Kırdılar kitap tutan ellerimizi
Kanına girdiler çocuklarımızın.

Ve ben ne bahtiyar insanım ki
senin gibi bir dostum var.

Dünya insanlığı kan dökerek
ızdırap çekiyor.

Dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur; bizden aldıkları umut!

Dünya adaletsiz çocuk!
Dünya zorba.

“Ne fırtınalar koptu,
benim hayat dallarımdan...
Hiç birinde vazgeçmedim umutlarımdan...

İçimde kıyametler kopsa da.
Ben baharıyım yarınlarımın,
Çiçek açarım her kışın ardından! ! “

dalgalar kavga hürriyet, ve karım. Toprak, güneş ve ben...Bahtiyarım



Hani bir söz vardır;
Ölmeden bir kere
yüzünü görsem yeter işte öyle.

Halbuki bu dünyada
hiçbir şey yoktu
ciddiyetle inanılmaya değer.
Kızmak, kıskanmak,
inat etmek ve dövüşmek,
gülmek kahkahalarla
ve ağlamak hıçkıra hıçkıra...

Karım benim!
İyi yüreklim,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim.


Ey benim iyimser hâllerim,
Çabuk aldanışlarım,
Hep inanışlarım,
Alttan alışlarım,
Hatayı hep kendimde buluşlarım,
Değmeyecekleri kafama takışlarım,
Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım

Dünyayı çocuklara verelim 
Kocaman bir elma gibi verelim 
Sıcacık bir ekmek somunu gibi 
bir günlüğüne doysunlar 


Dünyayı çocuklara verelim 
Bir günlük de olsa öğrensin 
Dünya arkadaşlığı 

Çocuklar dünyayı alacak elimizden 
Ölümsüz ağaçlar dikecekler



O günler ayrı, bu günler ayrı.
O günün adamları,
yavrum, bir başka çeşit
bir başka çeşit, bugünün adamları.

Hayret ve çaresizlikle bunaldım.

Yumdum gözlerimi
Karanlıkta sen varsın.

Namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.


Benim sizden kendim için
Hiçbir şey isteğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
Kâat gibi yanan çocuk.

Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet..

Bilmezden gelişim,
aptala yatışım
kaybetme korkumdan değil; karşımdakilerin yalan söyleme potansiyellerine merakımdandır.

Nişanlım benim! Nişanlıcığım. Yüzüğünü kalbimde taşıdığım, kalbime geçirdiğim sevgili!

Şeker bile yiyemez ki
Kâat gibi yanan çocuk.


Ben babamı çok severdim.
Kuvvetsiz, zavallı iyi bir adamdı.
Hayatı dehşetli severdi.
Çabucak ölüverdi.

Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri.

Uğraştık, didindik, yazdık, söyledik, neler için mücadele etmedik. Fakat şimdi anlıyorum ki hepsi boşmuş.

Hayat arzularımızın dışında akıp gidiyor. Biz boşuna yoruluyoruz.

Hak varsa eğer,
hücuma kalkmak hakkınız..


ve hepsinden beteri:
duymayan,
görmeyen,
kımıldanmayan yalnızlık.

Şu an yanımda
olmanı çok isterdim.
Ama değilsin.
Sen oradasın.
Ve orası ne kadar
şanslı olduğunu bilmiyor.

''Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzere.
Kapım ardına kadar açık bekledi
Niye böyle geç kaldın?"

"Biz başka severdik.
O yüzden başka sevemedik...."

Maziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim,
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.

Yangınlı ufukların
dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Dünya bu, İnsan yürür, yükselir, çıkar yokuşu, gayrı öyle olur ki
ilk hareket noktasına dönüp bakmaz.

Bizi yedi kat yerin dibinden alıp sırtında götürürken zümrüdüanka
budumuzdan et kesip veririz.
Sonra Kafdağı'na ulaştıkmıydı
kuş unutulur biz buraya say-i zatîmizle çıktık, deriz."

Kim bilir nasıl yanmıştır canınız.

Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler göreceğiz...


bir de ağız dolusu
gülmeyi unutma
hiç bir zaman.


üç adam duruyor :
Birincinin kolunda kırık bir keman
ikincinin başında silindir frak,
üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak.

En acayip gücümüzdür,
Öleceğimizi mutlak bilip
Kahramanlıktır yaşamak:


“Sana gökyüzü ısmarladım, gülüşlerinde güneş batsın diye.”

Saadetler kaybedilince,
saadet olduklarını anlarız.


Dünyayı verelim çocuklara 
Hiç değilse bir günlüğüne 
Allı pullu bir balon 
Gibi verelim oynasınlar 


Dünyayı çocuklara verelim 

Ve bu dünyada zulüm
Ve açsak, yorgunsak,
kan içindeysek eğer
ve hâlâ üzüm gibi eziliyorsak
dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin,
canım kardeşim!

Çok Acı..
Yeşil gözlüm,
kucağında 3 aylıktı Memed'im
gülmeyi az buz beceriyordu,
şimdi konuşuyordur.
"Baba" demesini öğrettin mi?"

Daha ne yazayım?
Hasret.
Ümit.



Her Nefis Ölümü Tadacaktır

İbret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm... »

Şimdi, şu dakikada, seninle baş başa kalabilmek için neler vermezdim bir bilsen!
Bu kuru bir edebiyat lafı değil…

Boynuma sarılma gülüm,
Benden sana geçer ölüm.

Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, 




Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim
başım ağır
üstüm başım çamur içinde
yanan ışığına düşe kalka giderim...


19 yaşında girdi hapise
üç arkadaş perdeleri indirip
bir kitap okudukları için.

Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım

Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen


mağrur, koşarsın salhaneye.
en tuhaf mahlukusun yani,
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
Bütün bi hayat...’

Sabahın sahibi vardır
Gün daima bulutta kalmaz
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin en güzelleri..

"Biz, fena insanlar değildik. Fena olduk. Fena yaptılar."

Şarkıların boyu kilometre kilometre
ölümün boyu bir karış..

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey, Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi

Baktım yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi
sen öğrettin bana...

Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

“Güldün, güller açıldı
penceremin demirlerinde.
İyi ki geçtin dünyadan.
Sahi, ya doğmasaydın...?”



Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, 




Mektupla derdimi anlatamayacak kadar, memleketime ve insanlarıma sevdalı, hayran ve öfkeliyim.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü
22 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
23 yaşında...
ve zaman zaman işsiz kalarak "işsiz kalırsam" diye düşündü.
50 yaşına kadar.

"Nasıl öfkelenmem
düşündükçe memleketimi?
Çırpınıyor ayakları altında,
bir avuç hergelenin."


Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, 

Değil birkaç
değil beş on
otuz milyon
aç bizim!


Umut, binbir ayaklı
Umut, güneşte saklı
Umut, edenler haklı
Umut, insanın hakkı..!

dünya ile kessem alakamı
bir dağın tepesinde yaşasam,
yapamam değil mi?
Sıkılırım herhalde.

Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor. Düşman haşin
zalim ve kurnaz. ölüyor insanlarımız ne kadar çok                 

Ölüyor çarpışarak insanlarımız
halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı öyle genç insanlarımız

En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı bir parça hazin bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
                                       
gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı...
Varılacak yere kan içinde varılacaktır Ve zafer tırnakla sökülüp koparılacaktır
           
Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma Afrikalıyım
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#2
04-04-2020, Saat:09:28 PM
Nazım hikmet

var olan varlığı inkâr ediyorsun!
Şu mavi deniz şu yelkenli gemi      
Mademki kendi fikrindir
ne umman, ne zaman var,              
Ne senin haricinde bir vücut
ne senden evvel kimse mevcut,
ne senden sonra kâinat baki
bir sen bir de Allah hakikî.
                                             
Neş'e kavganın musikisidir.
Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam; neş'e ... iyi şeydir vesselam,

Beynimiz bal yoğuran bir kovan. Ona balı dolduran arıdır hayat.

Aldığımız hislerin sonsuz pınarıdır kâinat! Kâinat geniş derin uçsuz ve bucaksız! Biz onun parçaları ve
ondan doğan bir sürü bacaksız!


bizimkiler güldüler mi,
ağız dolusu gülüyorlar.
Çünkü biz anasını inkâr etmeyen biz emir verenlerden değiliz!
Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi

seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu
sonsuz maviliklerde
kuyrukluyıldızların
sırma saçlarından kalan izler.
Her habbe koynunda
bir kubbeyi gizler!..


Şu denizler,
şu denizlerin üstündeki rüzgâr
Şu inci bir gerdanlık gibi
damlayan su şu bir damla su,
uzaklaştıkça, yaklaşılan
hakikati gizler..


Onlar ki toprakta karınca,
suda balık havada kuş kadar
çokturlar korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden
onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.


Onlar ki uyup hainin iğvasına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine

ve onlar ki yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.


Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kolları
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yolları
sürülmüş toprak ve şehirlerin bahtı
destanımızda yalnız onlar vardır.

bir şafak vakti
karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri
aksettiren onlardır.

Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur denildi


Açlık ordusu yürüyor
ekmeğe doymak için


Açlık ordusu yürüyor ekmeğe ete kitaba ve hürriyete doymak için. Yürüyor köprüler geçerek yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak yürüyor ayakları kan içinde.

Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında.


Açlık ordusu yürüyor ekmeksizleri ekmeğe hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için yürüyor ayakları kan içinde.    



sende, ben, uzaklığı, sende, ben, imkansızlığı seviyorum. fakat asla ümitsizliği değil.

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde,
dişler kenetli,
ayaklar çıplak ve
ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları,
bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim....
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...

Değil birkaç
Değil beş on
Otuz milyon
Aç bizim!


Açlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kadın,
ne oğlan, ne kız
Sıska cılız
Kimi kemik dizlerine vurarak
Yuvarlak bir karın taşıyor!
Kimi deri... deri!
Yalnız yaşıyor gözleri!

Hele bunlar
bunlarda öyle bir ağrı var ki,
öyle bakarlar ki!
Ağrımız büyük, büyük, büyük!
Fakat imanımıza inemez tokat!
Demirleşti bağrımız,
çünkü ağrımız
Otuz milyon aç bizim


Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen farkındasın, ne polis


Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi Yapraklarım ipek gibi tiril tiril,
gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir,
tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum İstanbul'a

.
Yapraklarım gözlerimdir,
şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim İstanbulu
Yüz bin yürek çarpar,
Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.


Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.


Gönlümle baş başa düşündüm ;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.
Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin

Ayrılmak istemezsin dünyadan,
ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye,
elmanın da seni sevmesi şart mı?



Kitaba düştüm,
sabahtan akşama kadar okuyorum.
Kitaplar akıllı
Kitaplar büyük
kitaplar çocuk.
Kitaplar en uzak,
en güzel yolculuk
fakat sensiz...

Okuman lazım evlat. Evirip çevirmeyi, göze girmeyi bırakıp
okuman....Bin düşün oğlum,

”Mutlu olmak için büyük nedenlere gerek yok.Cebimde 75 kuruşum var, havada bahar.”

Nasıl öfkelenmem düşündükçe memleketimi. Çırpınıyor ayakları altında bir avuç hergelenin..

Herkesle kavga ediyorum
Karışıyorum her şeye,
Üstüme vazife olmayan işlere
sokuyorum burnumu.
Tatsız bir insan oldum velhasıl

Sende ben, imkansızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil...


Çok şükür aşığım ...

bir tek insana,
yüz milyonlarca insana,
bir tek ağaca,
bütün ormana,
tek bir düşünceye, ve fikre
bir çok düşünceye aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir...''


aşık olmadan yaşamak,
yaşamak değildir...''

tek bir düşünce ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir...''



-Siz istiyorsunuz ki; çöllerin ortasında bıraktığınız insanlar size gül bahçeleri sunsun.

''Ve kadın...
Işığıyla, neşesiyle,
kahkahasıyla başınızı döndürebiliyorsa...
Gözleri gözlerinizi okuyorsa...
Sevinci hüznü paylaşabiliyorsa...
O Kadın" sizin kadınınızdır...''

Geceleri uyku tutmuyor.
Kabahat sende!
Beni uyutmuyorsun.
Senden davacıyım.”

Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.

Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın...
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana
İstemez..


Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok matem tutmaya!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz...
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz...


 -Yürekli bir kadının başı , yüreksiz bir adamın omzuna ağır gelir. 


Sen ey
her şey,
sen ey AÇLIK!!!
Çıplak ayaklarına alnımı koyar
andederim ki, derim ki:
DÖĞÜŞECEĞİM,
benim, bizim, onun, onların değil
SENİN mukaddes karnın doyana kadar

24 saatta 24 saat Lenin
24 saat Marks,
24 saat Engels,
yüz dirhem kara ekmek,
20 ton kitap
ve yirmi dakika şey!..
Ne günlerdi heheheeeeey
onlar ne günlerdi ahbap!!.....


Ben aşkı : hürmet
muhabbet
sadakat, diye anlarım
Halbuki aşk sadece sende.

Sürelim yan yana al atları!
Menzil yakın kurtuluş günü sayılı.
şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.


Göğsümde 15 yara var!
Sarıldı 15 yarama kara yılanlar
boğmak istiyor beni! kanlı sular
Saplandı göğsüme
15 kara saplı bıçak.
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak

Sorma bana ne kadar seviyorsun diye? O kadar işte! Tavanı kadar sokağın

Niçin kahve içeriz?
Hiç düşündün mü,

alışkanlık denen nesneyi bilir misin, Bilir misin ki insanoğlunun hem en büyük kuvveti hem en büyük kepazeliği bu alışkanlık denen nesnedir!..

En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk Henüz büyümedi. En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve en güzel söz, henüz söylememiş olduğum sözdür…

❝Yüreklerin kulakları sağır.❞

Hiçbir insan başka insanın önünde bütün deliliklerini, ruhunun bütün korkunç taraflarını bu kadar açıkça itiraf etmek cesaretini gösterememiştir.


Ben eğer deliliklerimi, ruhumun korkunç taraflarını açıkça göstere bildiysen seni hudutsuz, uçsuz bucaksız sevdiğimden ve seni kendimden ayırt edemediğimdendir

Herkesin, Yanına gitmek istediği birileri vardır;
Gecenin üçü,
Sabahın körü,
Hatta cehennemin dibi olsa..

Bitten, açlıktan,
sıtmadan betersiniz.
Yüz Türkiye olsa
elinizden de gelse
yüzünü de zincire vurur,
yüz kere satarsınız.
Milletimin en talihsiz gecesi
ana rahmine düştüğünüz gecedir.

"Gel benimle. Mutluluğun suç olmadığı yerlere gidelim."


“Seni çok göresim geldi. Kafamda, gözümde, burnumda, yüreğimde ve ellerimde tütüyorsun...”


memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün güller açıldı penceremde
ağladın avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık
oldu odam...

Hoş geldin ya resulullah hoş geldin

Konuşmayı severim... Fakat herkesle değil...

Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı
Kırdılar kitap tutan ellerimizi
Kanına girdiler çocuklarımızın.

Ekmek paylaşılır
Dostlar paylaşılır
Bu dünyada her şey paylaşılır da
Yârin alnındaki ter,
Göğsündeki huzur
Avucundaki sıcaklık, paylaşılmaz

Düşünmenin suç olmadığı bir dünya kurulur mu dersin?


-Cebimde yoktu ,
yüreğimden verdim .

O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi,
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
Belki de yürüyordur,
her kara günümde onu bana
tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!.. –

Ve ne düşünüyor
beni mi? Yoksa ne bileyim
fasulyanın neden pişmediğini mi?
Yahut, insanların neden böyle bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor,

Sen esirliğim ve hürriyetimsin
Sen memleketimsin.
Sen büyük, güzel ve muzaffer,
Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz
olan hasretimsin...

Ne çok şey bilmiyorum,
Cehaletime dehşetli düşmanım.

... ölüm
birleştirmiyor,
ayırıyor insanları.

Ben diyorum ki ona Kül olayım
Kerem gibi yana yana...

Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karanlıklar
Aydınlığa...

üzüntü çekmemek için ya insanda yürek taştan olacak yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.

İçimde sarmaş dolaş büyük ve uzak iki şehrin hasreti.”

Dert çok hemdert yok
Yüreklerin kulakları sağır...

Biz kuşlara emanet ettik yüreğimizi;
kendi vicdanında özgür.
Kendi gökyüzünde göçebe.

Ben Yalnız Seni düşünüyorum.

Seni nasıl iyi, nasıl harikulade düşünüyorum bilsen!
Sevmek mükemmel iş delikanlım

Ve insanlar katlediliyor :
ağaçlardan ve danalardan
daha rahat
daha kolay
daha çok.

Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil,
ancak nefes alan ölü olur.


Hiç aç kalmamış bir insana :
Açlık nedir ? diye sorunuz ...
Hemen anlatmaya çalışır .
Tarifler yapar , tasavvurlar yapar .
Aç kalan insana Açlık nedir sorsan
Bilmem , der . Açlık anlatılamaz ki cevap vermeden yüzünüze bakar . "

Yavrum,Kız olursa tepeden tırnağa
Anasına benzesin
Oglan olursa boyu posu bana.
Kız olursa elâ elâ baksın,
Oğlan olursa maviş maviş.

Kız olsun, oğlan olsun,
Kaç yaşında olursa olsun,
Yavrum düsmesin hapislere
Güzelden haklıdan, barıştan yana

"Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak.Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak."

hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...”

Seni nasıl seviyorum
Ot yağmuru ayna ışığı
balık suyu ve insan ekmeği
nasıl severse annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi,

Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel öyle sonsuz ki


-İnsanların kanatları yoktur,
insanların kanatları yüreklerinde."

Ben senin yanında dahi
hasretim sana!”
Öldüğüm gün hiçbir şeye değil sana hasret gideceğim!

Gözler var :
annedir.
Gözler var :
muhabbet.

Ben bir bahçıvanım sen benim
Yedi yılda açan gülümsün
Erişilmez oluşun yıldırmıyor beni
bilhassa bundan dolayı makbülsün

İstersen bütün bir mektup kağıdına bir tek kelime yaz, kocaman bir tek kelime, mesela ismini ve bana gönder..O da yeter bana!

''Küçük bir mutluluk istiyorum,
O kadar küçük olsun ki, istemesin kimse benden onu...''

ve dövüşebilirim,
doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum
her şey için, herkes için

Seni öyle göresim geldi,
öyle göresim geldi ki dayanamayacağım, yüreğim çat diye çatlayacak sanıyorum.

yeryüzünde insanlar kımıldanmaya başladı başlayalı hiçbir insan hiçbir insana böyle bağlanmamıştır.


Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle...

"İster gökyüzünde seyret
ister gözlerimde:
körler onları görmese de
yıldızlar vardır."

Giderayak işlerim var bitirilecek,
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama Sevdalara doyulamadı.

İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zаmаn.

“Sen İstanbul’da yaşıyorsun diye İstanbul güzeldir...”

''Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
Ayıpsız,
Aşikare,
Yağmur misali...''

ibret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»


Senden uzak olmaktan, seni düşünmekten gayrı düşüncem yani üzüntüm yok. Sabırla, inanarak, ümitle bekliyorum

Ben o yazdıklarımı ancak
sana yazabilirdim Çünkü şu kainat denen nesnenin içinde en çok sevdiğim yürek,üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğüsündekidir. “

"Benim sevdasında bencil;
Ama yüreğin de sağlam sevdiğim.
Aklıma gelişini seveyim.
Ne güzel darma duman
Ediyorsun beni...."

şu kainat denen nesnenin içinde en sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğüsündekidir.


Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde.İyi ki geçtin dünyadan.
Sahi, ya doğmasaydın...?”

Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, 

derdimi anlatamayacak kadar, memleketime ve insanlarıma sevdalı, hayran ve öfkeliyim.

Hoş geldin yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne leğenim var,
şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün güller açıldı penceremde
ağladın avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...



Yaşamak ümitli bir iştir, Yaşamak seni sevmek gibi ciddi bir iştir



Rüzgâr kanatlı atlılar
gibi geçti hayat!




kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu mavzerinin yanında,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.


Büyük insanlık güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter

pirinç de şeker de kumaş da öyle
kitap da büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.


şekspır bir yaz gecesi

Bir solucan, bir yılan Çatal dilli yılan! Dünyanın en aşağılık yılanı bile senin yanında masum kalır

bir tek dürüst adama karşılık, milyon tane yemin üstüne yemin bozan düşüyor…

Sevdiğini gördüğün zaman tıpkı gökyüzünde ışıldayan yıldız gibi, bütün pırıltısıyla gözlerini kamaştıracak… derdinin dermanını ondan dilenirsin artık.

Bu insanlar da amma budala oluyor…

Gözyaşları yalan söylemez.

Yüreğiniz nefret doluyken ilan-ı aşk etmez, yeminler, abartılı övgüler düzmezdiniz…

Bir kızı ağlatıp inletmek ne kahramanlık, ne de erkeklik! Genç bir kızın kalbini kırmak, üstüne gitmek, sabrını tüketmek ne soysuz bir davranış!

herkes biliyor. Sen de biliyorsun, bütün samimiyetimle, bütün kalbimle aşkımı ilan ediyorum. Seni ölene dek seveceğim.

Sesini duymamı sağladığı için kulaklarıma ne kadar teşekkür etsem azdır

herşeyimizi paylaşırdık Saatlerce oturur dertleşirdik. Biz kardeşten ileriydik… Bir elmanın iki yarısıydık…

Çocuk masumiyeti, okul arkadaşlığı unutuldu mu! Bütün bunlar unutuldu mu

Şarkıları aynı makamdan söylemiştik… Ellerimiz,  seslerimiz, aklımız birdi bizim. Biz bir daldaki iki kiraz gibi birlikte büyüdük. Ayrı görünsek de kalbimiz bir atardı

hayatım üzerne yemin ederim ki seni seviyorum!

Alçakmışım, söyler misin ne kadar alçağım ha!.. Bak boyum kısa olabilir ama tırnaklarım gözlerini oyacak kadar yükseğe çıkabilir

Ufaklık, çekil artık ayak altından. Boyundan posundan utan ufacık boyun var, türlü türlü huyun var

Hadi bakalım hoppa cin, geceyi koyulaştır ortalığı öyle bir sis bürüsün ki yıldızlar falan görünmez olsun. Herkes yolunu kaybetsin, kimse kimsenin yoluna çıkmasın

bu günün işini yarına bırakmayalım ve gün doğmadan bir işi bitirelim

Aşk böyledir işte, deli divane eder…

Ve o meşhur atasözü : davul çalar dengi dengine… Onlar erecek muradına, biz çıkacağız kerevetine.


İnanılmayacak kadar tuhaf. Ben masallara, peri hikayelerine hiç inanmam Böyle saçmalıkları ancak aşıklarla üşütüklerin beyni üretir. Aklı başında olanların karnı toktur…

Deliler, aşıklar bir de şairlerin hayal gücüne akıl sır ermez.

Bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllı çıkaramaz

İşte aşıklar geldi… Hepsi neş‘e ve sevinç içinde… Hep neş‘eli olun genç dostlarım, yürekleriniz hep mutlulukla dolu olsun

evinizden, yatağınızdan
mutluluk eksik olmasın. 


Söyle bakalım, bu akşam için elinde matrak bir şeyler yok mu? Bir oyun, bir müzik Eğlencelik bir şeyler olmazsa bu tembel zaman geçmek bilmez…

kısa ama hazin hikaye
Acıklı ve matrak bir oyun…
Hem acıklı hem matrak!
Hem hazin hem kısa!
Anlaşılan buz kadar sıcak,
kar helvası kadar tatlı bir şey…

İyi niyetle, azimle çalışıp didinmişler, olmayacak eziyet çekmişler ama sonuç sıfır

Samimiyetle ve görev aşkıyla yapılan hiç bir işte kusur aranmaz.


Görev aşkıyla bir işe girip de perişan olan insanları görmek benim hiç hoşuma gitmez

Büyük büyük laflardansa yalın bir kaç kelime beni çok daha fazla mutlu eder

Soylu efendim, anlaşılıyor ki konuşmayı bilmek yetmez, doğru konuşmayı da öğrenmek gerek

Arap saçı gibi konuştu… Gerçi kimseye zararı yok ama karmakarışık

Hiç meraklanmayın efendim, Bir eşek laf ettikten sonra aslan mutlaka konuşur…

Ve sonsuza kadar seninim bu can bu bedende durdukça seninim.

Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar

Sevdiğim sen olmasan bu dünya neye yarar…

İnsanın bir yakını öldü mü hep böyle olur. İnsan kahrolur

Dünyanın en güzel kadınıydın sen! Kimse senin gibi yaşamamıştır, kimse senin gibi sevmemiştir ve kimse senin gibi sevilmemiştir

Yaşamak neye yarar sevgilimi hayata bağlayan ipekten halat koptuktan sonra!

aşıklar sevgi yolunda yürüsünler ve mutlu olsun çoluk çocukları. Tabiat bu çocukları horgörmesin, yarasız beresiz, kusursuz olsunlar…

her kim olursa olsun, huzurlu ve mutlu yaşasın…


nazım hikmet

ağaçlar kendi dibine gölge vermez

benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında

ölünür benim orda
ellisine basılmadan
siz bakmayın sarı saçlı olduğuma bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ben Asyalıyım
okuyup yazma bilmez benimkiler şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir

benim orda kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında
bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz

düşmanı herkesten önce görmeli yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete


Belki ben o günden çok daha evvel, köprü başında sallanarak bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.

Ve ben sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp duvarlara son kavgadan sağ kalan ihtiyarlara,
bayram akşamlarında
keman çalacağım...

Etrafta mükemmel bir gecenin ışıklı kaldırımları Ve yeni şarkılar söyleyen yeni insanların adımları...

Behey! kaburgalarında
ateş bir yürek yerine
idare lambası yanan adam!
Behey armut satar gibi
san’atı okkayla satan san’atkar!
Ettiğin kar kalmayacak yanına!


Ayağa kalk Alarga gönül:
Demir al...Kırmızı bir amiral gibi
kaptan köprüsüne çık...
Karşında deniz:
kaşı çatık
sana bakan
kocaman
mavi bir göz...


Gönül kaptan köprüsüne çık...
Çayır kokusu alan
bir tay gibi kokla açık denizleri...



Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.


Ve kadınlar
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri,
kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz

hiç yaşanmamış gibi ölen
sofradaki yeri öküzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp hapis yattığımız
ekinde, kara sabana koşulan
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlarımız

Ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.


İlk göz göze geldiğimiz
günkü elbiseni çıkar sandıktan, benze bahar ağaçlarına...
Hapisten yolladığım
karanfili tak saçlarına, kaldır,öpülesi beyaz alnını,
böyle yılgın ve kederli değil,
ne münasebet, böyle bir günde isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım Hikmet`in kadını!..


Bir tanem!
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
yaşıyamam diyorsun yaşıyamam! '
Yaşarsın karıcığım bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın kalbimin
kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.


emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde
korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar Nazıma!

Ben alaca karanlığında
son sabahımın
dostlarımı ve
seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:

ne diye yazdım idamımı
boş ver.Bunlar uzak ihtimal
Paran varsa eğer bana bir don al,
tuttu bacağımın ağrısı Ve unutma daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

Naziler darağacına bir kadın götürüyordu 18 indeydi ona binlerce kez tecavüz eddiler genç kız binlerce işkenceye karşı konuşmadı direndi Tek sözü adım Tanya” oldu Ve darağacına asıldı nazım o kıza tanya şiirini yazdı o kızdan geriye karlar üstünde muzaffer bir gülümseyiş kaldı


Naziler 18 inde bir genç kıza
binlerce kez tecavüz edip işkence etselerde o hiçbir şey söylemedi darağacında son cümlesi şu oldu herkesi 190 milyon kişiyi asamazsın Ve astılar onu. Bu kadın Bir partizandı. Öldükten sonra Rus kahramanı sayıldı adı Zoya Kosmodemyanskaya”


yakalandı partizan kıskıvrak,
Gökyüzü yıldızla yürek hızla,
dolu Tabancaya davranmak istedi Çullandılar Alıp götürdüler Moskova'dandı. Gençti, partizandı. Sevdi anladı, inandı İpin ucunda boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar.

18 yaşında kızlar nişanlanır astılar onu Moskovadan bir partizandı insandı çocuktu dimdik durdu Bir kayış şakladı Çıplak teninde
Partizan Bir don gömlekti. Bacakta boyunda, alında kan vardı kanlı çıplak ayaklarıyla karda yürüyordu iki yanda süngülü vardı ve astılar partizanı

Almanlar 18 yaşında bir kız astılar partizandı insandı kıskıvrak yakalandı ona Çullandılar o dimdikti beş kayış kemeri Çıplak teninde şaklattılar o Söylemem, bir don gömlekti alnında kan vardı Kolları iple bağlıydı çıplak ayaklarıyla karın içinde dar ağacına yürüyordu partizan.


18 yaşında bir partizandı sevdi ve inandı darağacında yalnızdı alın kanlı ayaklar çıplaktı Su vermeyip demiri sırtında kanlandırdılar geriye darağacında muzaffer bir gülümseme son söz olarak 190 milyonu asamazsınız sözü kaldı 18 yaşında kızlar nişanlanır naziler 18 yaşında bir kız astılar


Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?
Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?

Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.
Ben ordan geçerken biri :
"Amca, dese, gir içeri."
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.



Yedi tepeli şehrimde
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak :

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?

Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?


Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.
Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden
pırıl pırıldır Moskova...

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu
biraz da sen yor
bence şimdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence şimdi herkes gibisin


Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.

Ama biz o zamana kadar
o kadar karışacağız birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve yabani bir çiçek filizlenirse
muhakkak iki çiçek açacak :
biri sen biri de ben.


Ben ölümü düşünmüyorum.
Ben bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım. Yaşayacağım,
ama senle beraber.



Biz ince bel, ela göz, için sevmedik güzelim Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda…

Ateşin yanında barut,
barutun yanında ateş olasın diye! ..
Rakı sofralarında söylenip,
acı tütün çiğnercesine sevdik
Anlayamadılar…

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli farkına bile varmadan?
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli ayıpsız, aşikare, yağmur misâli?

Neylersin alışkanlık
kan ağlarken yüzün güler,
Yavrum, erişmek ne müşkülmüş anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?

Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey, dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da sevda yüzünden ölmek te ayıp değil, bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ keşfe giderken
meselâ denerken bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

sevda yüzünden ölmek ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?



Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim,
siz vatanperverseniz,
siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim,
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın içindekilerse
vatan, gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek
ve sıtmadan kıvranmaksa
Yazın nâzım vatan haini


Yazın üç sütun üstüne Nâzım
vatan hainliğine devam ediyor
vatan fabrikalarda kan içmekse
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, polis copuysa, maaşlarsa vatan Amerikan üsleri ve topuysa
vatan, kurtulmamaksa karanlıkdan,
ben vatan hainiyim.




Seni seviyorum,ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmakları kanatarak
kırasıya çıldırasıya...

-Seni seviyorum,ama nasıl,
kilometrelerle derin,
kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...


Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık biliyorum Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda

insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
kocaman gözlüklerin ve
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de hiç kimse zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

ciddiye alacaksın yaşamayı,
yetmişinde bile,zeytin dikeceksin,
öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde
yaşamak ağır bastığından.



Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
masadan,kalkmamak ihtimali var.
Duymamak mümkün değilse de erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,



Diyelim ki, dövüşmeye değer şeyler için cephedeyiz.
ilk hücumda, ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat çıldırasıya merak edeceğiz
yıllarca sürecek savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz yaşımız da elli
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla yaşayacağız,
insanları, hayvanları,
kavgası ve rüzgarıyla
yani nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

Bu dünya soğuyacak,
yani bu koskocaman dünyamız.
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı
duyulacak mahzunluğu
sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmek için...

Ben içeri düştüğümden beri, g
üneş etrafında on kez döndü dünya
Ona sorarsanız: “Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”
Bana sorarsanız:
On senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı,
içeri düştüğüm sene.
yaza yaza tükeniverdi.
Bütün bir hayat.

sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı bizim memlekette.

bir aylığına
iki yüz gram koyun eti alabilirsiniz, iki kilo kuru soğan,
biraz mercimek,
elli santim kefen bezi
hayat pahalı memlekette.

yirmi yaşlarında bir tane insan.
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır


belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
belki ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.


Mr Dalles devletinize ad konmadan
Mevcuttu, işiyle gücüyle
yeller eserken New York'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gök kubbe gibi yüksek haşmetli,
Elinde nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,

Mister Dalles,
sizde anlamı pek de belli değilken zulüm hürriyet kardeşlik sözlerinin
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına
davet ederek,

ve yarin yanağından gayri
her yerde,her şeyde, hep beraber,
yürüdü şeyh Bedreddinim

O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir. Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
yani benim fakir, cesur,
çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim her millet gibi büyük
Türk milleti


Bugün de: sensiz,
yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. açar gece sefaları
birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı..

Benim ilk hocam,
Sana anam gibi hürmet ediyorum
Senin arşınladığın yoldan gidiyorum gideceğim
Benim ilk yoldaşım


19 yaşım ellerimin avucunda
yastığımın başucunda diyor ki;
getirelim geri o delikanlı günleri cancazım o dehşetli güzel günleri...
*
Köpüklü şahlanışların dönüm yeri.
.
Dünyanın altıda birini
kan içinde doğuran ana..
İstasyondan istasyona
yalınayak tankları kovalayarak
açlıkla yarış...
Şarkıların boyu kilometre
ölümün boyu bir karış...

Kafkas;
güneş
Sibirya;
kar
Ne günlerdi heheheeey
onlar ne günlerdi ahbap! ! ..


Duruyor karanlıkta 19 yaşım
Lambayı yakıyorum
ona hayretle
muhabbetle
hürmetle
ve daha bilmem neyle bakıyorum
bakışıyoruz

Ve 19 yaşım Aşk yoldaşım...
Yılların arkasında
başım yuvarlanıyor
Uzun saçlarından tutuştu yıllar
yıllar yanıyor
yanıyor da yanıyor...
*
Oku
Yaz
Boz
Bağır
Çağır!
Bütün kuvvetinle nefes al...

KaFanda, kalbinde
etinde
iskeletinde ihtilal...
İhtilal;
gündüz-gece

Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,
gözüme bakabilir
elimi sıkabilirsin...
Ve sen ki...

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.


O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin koluna


ey cami, seni görünce Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allahımın ismini daha candan andım

dünya inanılmayacak kadar büyüktür benim için.Dünyayı dolaşmak görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızlan görmek
isterdim..


sen harikulade güzelsin toprak sıcak ve güzeldir Ve toprağın en güzel yerlerinden biri memleketimdir benim.

Memleketim Memleketimi seviyorum.Hiçbir şey dindirmez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü kadar.

Memleketim Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve otuz Ağustos,
kurşun kubbeler, fabrika bacaları
benim o kendimden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim Memleketim ne kadar geniş dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.

Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum

Memleketim develer, tren arabalar hasta eşekler kavak söğüt
ve kırmızı toprak Memleketim
sen dünyanın en güzel en haklı kavgalarından birini yapansın

Yirminci asırdayız.Başlar önde, gözler açık Yanan şehirlerin kızıltısı, çiğnenmiş ekinler
ve bitmez katliâmlar

katliâmda hürriyetimi ve ekmeğimi kaybettiğim oldu Fakat hiç bir zaman açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalan gelecek günlere
emniyetimi kaybetmedim

Antepliler silahşor olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık dayandık her yanda dayandık İzmir'de, Aydın'da Adana'da dayandık dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.

Antep sıcak, Antep çetin yerdir.
Antepliler silahşor olur Antepliler yiğit kişilerdir.

Yiğitlik atla, silâhla,
toprakla olur.

Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar Yaşadı toprakta
bir tarla sıçanı gibi korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür


Biz ki İstanbul şehriyiz Seferberliği görmüşüz Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi bir de ittihatçılar bir de uzun konçlu Alman çizmesi yedi bitirdi bizi.

914'ten 18'e kadar Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker,ve namuslu fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar Yedikleri mısır koçanıydı arpa ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu

Biz ki İstanbul şehriyiz, güzelizdir dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Erzurum kışı zorludur, balam,
tandırında tezek yakar Erzurum,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı

ve geceleyin karlı ovada
kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.Yürek boynun büker, balam Erzurumlu türkülere.

Halim selimdir Erzurum'un adamı
Erzurum'un kışı zorludur, balam,
buz tutar yiğitler Erzurum'da kaskatı ve dimdik ölür adam,

Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müsbet
bir hayat kuramayız

Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. 4 Eylül 919'da toplandı Sivas Kongresi

Hey gidi deli gönlüm
Akıllı, mutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLÂL, ya ölüm!»

yedi bitirdi bizi Ateşi ve ihaneti gördük.Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.

yalnayaktı insanlar İnsanlann başında kalpak yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı,

insanlar devrilmişti, kedersiz, ümitsizdiler İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular.


laz takaları hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar Tekneleri kestane ağacındandı, üç tondan on tona kadardılar yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.

laz insanları uzun eğri burunlu
ve konuşmayı seven insanlardı
hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Çocuklarımıza Türkçe okutmak ve
sevdirmek onlara dünyanın en diri, en taze dillerinden birini kendi dillerini öğretmek güzel şey
büyük şey.

haksız ve hazin günlerde yaşıyoruz bir iş yapabildim diyebilmek için:
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

Yunus Emre geldi aklıma Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u:
bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü: öte dünyaya dair değil,bu dünyaya dair kaygılarıyla

TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlıyan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.

Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yar sever el alır,
kanadı kırılır çöllerde kalır,

ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusu biçâredir
Baştan ayağa yâredir»,
ağu içer su yerine.

bir kere dert anlayan
düşmeye görsün önlerine
ve bir kere vakt erişip
Gayrık yeter!...»demesinler.
Bunu bir dediler mi,
İsrafil sûrunu ürür,
mahlûkat durur»,
toprağın nabzı başlar atmağa.

Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler
başlar abıhayat akıtmağa
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#3
07-04-2020, Saat:11:10 PM
Nazım hikmet


elli bin şiir roman okudum
yaprak dökümünü anlatır
elli bin filim seyrettim
yaprakların dökümünü gösterir

elli bin kere gördüm
yaprak dökümünü
düşüşlerini sürünüşlerini çürüyüşlerini yaprakların

elli bin kere duydum ölü hışırtılarını
ama yaprak dökümüne rastlamak yine de burar içimi
hele çocuklar geçiyorsa oralardan
hele iyi bir haber almışsam
o gün dostluk üstüne
hele o gün sancımıyorsa yüreğim
hele sevdiğime inanıyorsam o gün
yaprak dökümü burar içimi


Gözlerin gözlerin gözlerin,
ister hapisaneme,
ister hastaneme gel,
gözlerin gözlerin gözlerin
kaç defa karşımda ağladılar
altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
mahmurlaşmaya görsün
sevinçli bahtiyar ve mükemmel
dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.


Gözlerin gözlerin gözlerin,
sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa`nın.
Gözlerin gözlerin gözlerin,
gün gelecek gülüm, gün gelecek,
kardeş insanlar birbirine
senin gözlerinle bakacaklar gülüm,


Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,
teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları.

Ne güzel şey hatırlamak seni;

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste yaşım kırkı geçmiş iken...



İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair
hapiste sırtüstü seni düşünmek:
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım
bir çekmece bir yüzük,
ve üç metre ipek dokumalıyım.
Ve sana yazdıklarımı
bağıra bağıra okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste yaşım kırkı geçmiş iken...

Memleketimi seviyorum

Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları gibi.

Memleketim Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kursun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendimden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim ne kadar geniş:
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.

Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye
utanıyorum.

Memleketim develer hasta eşekler ve kırmızı toprak Memleketim.
en tatlı suları ve alabalık onun yarım kiloluğu Bolu'nun Abant gölünde yüzer. Memleketim:
Ankara ovasında keçiler:
fındığı Giresun'un Al yanakları mis gibi kokan Amasya Elması,
zeytin, incir, kavun ve renk renk
salkım salkım üzümler çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok yarı esir...


TRAFİK MEMURLARI dikilmiş durur kaşlar çatık sopa ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.

Selam yaratana!
Tohumların tohumuna,
serpilip gelişene selam!
Bütün yemişler dallarınızdadır.

Beklenen günler, ellerinizdedir, haklı günler büyük günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan...
Türkiye işçi sınıfına selam



Meydanlarda hasret haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasrete
ay yıldızlı bayrağımıza Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selam

Paranın padişahlığını, karanlığı yobazı ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selam Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana!


Yarayı açan ne doktor? Neşter mî?
Yoksa hasretlîk mî? Acı sözler mî?
Bîr ağlayanı var mı, arkasından?

Yüreğîmîz, güllerîn arasında
Bîzlerden sonra da faydalı olsun

Safları sıklaştırın çocuklar, bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler, dalga dalga aydınlık oldular, yürüdüler karanlığın üstüne.

Daha gün o gün değil,
derlenip dürülmesin bayraklar. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı,
bu kavga hürriyet kavgasıdır.

Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin.

Biz haber etmeden
haberimizi alırsın,
yedi yıllık yoldan
kuş kanadıyla gelirsin.
Gözümüzün dilinden anlar,
alnımızın terini silersin.
O gider, bu gider, şu gider,
dostluk, sen yanı başımızda kalırsın

biz esir geçen her akşamında
Eve bir lokma ekmek getiriyoruz
Gece inlerken evimizin damında
Isınabilmek için güneşi bekler gibi
hasta köpekler gibi
Yırtık yorganımızın altında titriyoruz


Çiçeklerle donandı
dünya isimli ağaç
Biz bu ağacın dibinde ölürken aç
Efendiler gösterip sırıtan dişlerini
Birer birer topluyor bütün yemişlerini



Nasip olmayacak Memed'im yavrum, seni bir daha görmek.


buğday başağı gibi
delikanlı olacaksın,
ben de öyleydim gençliğimde,
kumral, ince, uzun;
gözlerin ananınkiler gibi kocaman,
bazen de bir parça mahzun;
türküler döktüreceksin
bal damlayacak dilinden.
Vay, Memet, kızların çekeceği var
senin elinden.

Müşküldür
babasız büyütmek erkek evladı.
Ananı üzme oğlum,
ben güldürmedim yüzünü,
sen güldür.

Anan ipek gibi kuvvetli yumuşak;
anan nineliğinde bile güzel olacak
ilk gördüğüm günkü gibi,
ay ışığı, gün ışığı, can eriği,
dünya güzeli.


dünya güzeli. Anam, anaların en iyisi en akıllısı, yüz yıl yaşar inşallah...

Ölmekten, oğlum korkmuyorum,
ama ne de olsa bazen günleri saymak biraz zor Dünyada doymak olmuyor, Medet, doymak olmuyor...

Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığa gelmiş gibi de değil,
yaşa dünya babanın eviymiş gibi Tohuma, toprağa, denize inan. İnsana hepsinden önce.

Bulutu, makineyi, kitabi sev,
insani hepsinden önce.

Kuruyan dalın
sönen yıldızın
sakat hayvanın
duy kederini,
hepsinden önce de insanın.

Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
sevindirsin seni karanlık
ve aydınlık sevindirsin seni
dört mevsim. ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.


memleketler içinde bir şirin memlekettir Türkiye

bizim memleket,
insanı da,
su katılmamışı,
çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir,
ama dehşetli fakir.

ben dilimden, türkülerimden,
tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
anana hasret, sana hasret,
yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,
ama sürgünde değil,
gurbet ellerde değil,
öleceğim rüyalarımın memleketinde,



Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer..24 ayar ahlaklı..
Anama bakar gibi bakar..
Ama Kalleş çıkarsa karım..
Anam avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...!

Kimine göre kadın..!
sarılıp yatmak içindir..
Kimine göre kadın..!
zil takıp oynatmak içindir..
Kimine göre kadın..!
En büyük sevabımız ve
en büyük vebalimizdir..
sen KADINIM..!
can yoldaşım kavga arkadaşımsın

En büyük sevabımız can yoldaşım ve kavga arkadaşımsın

Hapisane bahçesinde
pek âlâ gülebildik
ve bahtiyar olmadık değil.
Nasıl haberler aldık
en güzel hürriyete dair,
nasıl dinledik ayak seslerini
yaklaşan müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde…

Bir akşamüstü hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî’den eğer benden uzak canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî’yi oku eminim merhamet duyacaksın ve ölüm karşısında ümitsiz yalnızlığı
ve Bir akar su getirsin Gazalî’yi sana
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#4
09-04-2020, Saat:08:03 AM
Nazım hikmet

kıyametten kırk gün önce.
Yatıp bir gece başın kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha…
Ölümün bu kadar  mendeburu…
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
daha bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,

gaz lambası yandı.
ıhlamur içiyorlar…
Kış geldi demektir…
Üşüyorum. kederli değilim.
Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır :
kış günleri hapisanede,
sade hapisanede değil,
bu kocaman bu ısınası dünyada
üşüyüp kederli olmamak…

Yalnız bize mahsus kış günleri
bu kocaman bu ısınası dünyada
üşüyüp kederli olmamak…

Sevmek acı sevmek acı...
Gözlerin ah..ne mazi kaldı ne fani... Hayatın tamamı acı..sevmek benim işim... Yine de seviyorum seni

Nazım Hikmet Ran
Sevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ mertebeye ermiş yatar,
yatar Bursa kalesinde.
Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar Bursa kalesinde.

tereci tere satar
biz vatan satarız
biz kurşuna dizeriz düşünceyi
ya adam öldürür ya çişini eder
düşünmiyeceksin bir ilâcımızla
istediğimizi söyletir insan eti yeriz
pek güzel oluyor nohutlu yahnisi

kurşun ve kırbaca pek meraklıyız
yat karımızla biz görünce şapkayı
döner gideriz rahatsız olmayın diye
çocuklarımız piçhanede yetiştirilir
en iyisi bizi asmak bizi kesmek
hapislere atmak bizi atomlamaktır


henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
çiçeği seyretmeliyiz
bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
.
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
yüreğim dalındayken henüz,
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
ve insanlara inanmalıyız.
sonra gebermeliyim bahtiyarlıktan


Analardır adam eden adamı

Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan, uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz Çocuklara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar, aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar. Gelinlere kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır ihtiyarlara kıymayın,
siz de ihtiyarlarsınız. efendiler,

Yumdum gözlerimi
Karanlıkta sen varsın
göz kapaklarımın içindesin
herşey seninle başlıyor
hiçbir şey yok senden önceme ait
Ve sana ait olmayan sevdiceğim

İnsanların türküleri
kendilerinden güzel,
kendilerinden umutlu,
kendilerinden kederli,
daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.

İnsansız yaşayabildim
türküsüz hiçbir zaman.
aldatmadım, türkülerimi asla
ve aldatmadı beni türküler de asla

Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin ve yiyip içtiklerimin gezip tozduklarımın,
dokunduklarımın hiçbiri, bahtiyar etmedi beni türküler kadar

Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin ve Bu dünyada hiçbiri bahtiyar etmedi beni türküler kadar

Ey benîm adını Ey benîm ellerînîn tadını bîlmedîğîm Ey benîm öpüp; yüzünü kaşını, gözlerînîn yaşını
Dudaklarımla sîlmedîğîm yavrum!

o kadar tatlı kî gözlerîn
ılık, serîn, baharda sulara benzîyor.
Benzîyor ufuksuz ufuklara!
Ellerîn avucumda, adın dîl ucunda.
Ne yazık, ne yazık kî sana
bîr defacık olsun bakamadım.
Gözlerîne su gîbî, akamadım…
Ey benîm adını tadını bîlmedîğîm,
Ey benîm öpüp yüzünü kaşını,
göz yaşını, sîlmedîğîm Yavrum….

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen türküler gibi kederli bütün yük hayvanları gibi battal ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.

Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
elleriniz.

ah, benim insanlarım yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, ete, ekmeğe muhtaçsınız.Ve bir sofrada yemek yemeden göçüp gidersiniz yemiş dolu dünyadan.

insanlarım Asya Afrika Orta Doğu, Pasifik ve memleketim yani bütün insanlar ihtiyar dalgın meraklı, ve gençsiniz uyanık atak unutkansın tez kandırılır, kolay aldatılırsın

insanlarım kitaplar dua ninni
ses ve söz herşey ve herkes yalan söylüyorsa, elleriniz itaatli kör ve aptalsa bu misafir  ölümlü dünyada bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Sen esirliğim ve hürriyetimsin Sen memleketimsin Sen büyük, güzel ve muzaffer, Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

Sende; ben, uzaklığı, Sende; ben, imkansızlığı seviyorum Sende, ben, imkansızlığı seviyorum Fakat asla ümitsizliği değil

Bizim avludan mı kalkacak cenazem Nasıl indireceksiniz beni Belki güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar.
Ben bahtiyar yaşadım ve uzun ömürler dilerim hepinize

Çocuklar ölebilir yarın, hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân; sakallı askerler gibi

ölebilir yarın, çocuklar atom bulutlarının ışığında, ne bir kemik, ne bir damla kan, atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil  gölgelerinden başka bir şey bırakmadan çocuklar ölebilir


Kerem Gibi Yana Yana...Deeeert
çok, Hem dert Yok Yüreklerin
Kulakları Sağır...Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki Kül olayım Kerem
Gibi Yana Yana. Ben yanmasam
Sen yanmasan Biz yanmasak,
Nasıl çıkar Karanlıklar Aydınlığa.

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü ölürsem kurtuluştan önce
alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,

toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce bir köy mezarlığına gömün beni
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
 

Ama arkadaşlık ağaca benzer,
kurudumu, yeşermez artık.

Seni düşünürüm Anamın kokusu gelir burnuma Dünya güzeli anamın


Yüz yıl oldu
yüzünü görmeyeli,
Belini sarmayalı,
Gözünün içinde durmayalı,
sorular sormayalı,
Dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekliyor beni
Bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
Yüz yıldır alacakaranlıkta
Koşuyorum ardından.

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca
yalan değirmenleri,
büyük hürriyetinle düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün!
büyük hürriyet dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!

verirsin memleketini,
Amerika'ya ciro ederler onu seni de
hava üssü olmak hürriyetiyle
Yapışır yakana kopası elleri
Kore'ye gönderilebilirsin, 
bir çukura doldurulabilirsin
meçhul asker olmak
hürriyetiyle hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyete basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek,
asılmak hürriyetinle hürsün
Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.hürriyet hazin şey
yıldızların altında.

Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar yürekte kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

                                               
Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar

Dünyayı çocuklara verelim Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı

Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler

 
memleketim memleketim,
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
yüreğimin alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim...
 

bilmediğim bir şehirin evleri
kimi karınca yuvası kimi bomboş
kimi pencere kimi kör duvar
hiçbir şey bir birine benzemiyor
insanların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu
hepsi korkak
hepsi yiğit
hepsi aptal
hepsi akıllıydı
hepsi domuzdu
hepsi melekti.

Bîr elmanın yarısı bîz
yarısı bu koskoca dünya.
Bîr elmanın yarısı bîz
yarısı însanlarımız.
Bîr elmanın yarısı sen yarısı ben

İpe çekilmeyip Atılırsan içeriye,
Yatarsan on beş yıl Sallansaydım ipin ucunda Bir bayrak gibi Demiyeceksin, Yaşamakta  direneceksin Boynunun borcudur ,
Düşmana inat  yaşamak

İçerde yapayalnız kalabilirsin,
Kuyunun dibindeki taş gibi Fakat öbür tarafın Dünyaya Öyle karışmalı ki, ürpermelisin Dışarda yaprak kımıldasa.

İçerde mektup beklemek,
Yanık türküler söylemek bir de,
gözünü tavana dikip sabahlamak Tatlıdır ama tehlikelidir.

Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma


Bir de kimbilir Sevdiğin kadın sevmez olur Ufak bir iş deme,
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,
İçerdeki adama.

Yani içerde on yıl, on beş yıl,
Daha da fazla Geçirilir,
Kararmasın yeter ki Sol memenin altındaki cevahir

Yapraklara dallara,
yeşillere, allara,
nice nice yıllara gülüm,
nice nice yıllara.
Yaprak dala, al yeşile yaraşır,
gayrı bundan böyle
vermem seni ellere...
 
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
ve yudum yudum şehitlerimizin hasreti

ve sen bir resimdin bir taş bebektin
pırıltıydın düşümden damlamış
ayrılık masanın üstündeydi
kahve bardağınla
limonata arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
ayrılık masanın üstündeydi
cıgara paketinde
onu sen ısmarladın

ayrılık masanın üstünde
kıvrılan bir dumandı
gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
hoşça kal demeğe hazır avucunda
ayrılık dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık

benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık

birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
tüyün de ağırlığı var
ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı

Bıktım artık canımın sıkıntısından.
İçimdeki bu ruh yıkıntısından.

Sen alçaksın
ve dışarı çıkar çıkmaz
beni yine aldatacaksın.

Koyun gibisin kardeşim celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende!

Yolunu bekliyorum. Her sabah bugün acaba onu görecek miyim? Diye uyanıyorum. Gel artık. Yol parası çok birşey değil. Hemen gel

Avare oldum. Ne kitap okuyabiliyorum, ne İngilizce çalışıyorum, ne de resim yapabiliyorum. Aklım fikrim sende

Aklım fikrim senin gelişinde, seni ne zaman göreceğimde, beni görür görmez ne diyeceğinde...

Öyle bir hasret sevindireceksin ki ömründe hiç böyle hayırlı, sevaplı bir iş yapmamışsındır...

Şimdi süratle gelmeni temin ettikten sonra gelirken bana getirmeni rica ettiğim şeyler...
Kendin...Kendini bir an evvel getir.

Çocuklara Sıkılan Hangi Kurşun Kahpe Değildir?"

Sana dehşetli ihtiyacım var.

belki ihtiyarladı biraz.Fakat kitap , kelepçe ve yürek eskimedi.
Ve şimdi yürek her zamankinden umutlu okurken kitabını

İçimde hiç durmadan koşmak
Yüksek sesle konuşmak
Haykırmak arzusu var

1902'de doğdum doğduğum şehre bir daha dönmedim geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist  Üniversite öğrenciliği ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin

hapislerde de yattım açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi yıkılan putların altında  ezilmedim

yürüdüm üstüne ölümün sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım konuşmadım arkasından dostlarımın akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana yazılarım  kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçe'mle yasak

başkasının hesabına yalan söyledim başkasını üzmemek için
durup dururken de yalan söyledim
bindim trene uçağa otomobile
operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış çoğunluğun gittiği yerlere de ben gitmedim
camiye kiliseye tapınağa havraya

sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım başımdan neler geçer daha kim bilir.

Şuurun,
çok uzun
bir köprüsü var,
duymakla anlamanın arasında.
Sen de sevdin onu
onu duydun,
fakat anlamadın.

Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler...

"Sen mahvolmuş bir insansın.
Nasıl bu hale düştün?
Seni kimler bu hale soktu?
Ne zamandan beri bu haldesin?
Halbuki nasıl yol aldı bazıları.
Şimdi onlar eski bir hatıra gibi sıkıyorlarlar elini senin.
Namuzsuz bir merhametle bakıyorlar yüzüne."

İnsan muhakkak sevmeli..

Bir tanem saçlarınız kırmızıdır,
gözleriniz bazan yeşil
bazan bal rengi.
Bunu herkes görebilirdi.
Fakat ilkönce ben gördüm
ben yazdım ilkönce.
Ve sözüm bundan ibarettir.

İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman. Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil.”

Yazık, yazık bize ki
asırlarca aldandık!..
Yazık, yazık bize ki
bir çırağ gibi yandık..

Tohuma, toprağa, denize inan.
İnsana hepsinden önce

Bulutu, makineyi, kitabı sev
İnsanı hepsinden önce.

Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca,bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Ve seninle alakası olan her şey benim için mukaddestir.

deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti yaz,
ben bir menekşe getiremedim sana
Ne halt edek dostların karnı açtı
kıydık menekşe parasına!

Sevdiklerimin sevdikleri, sevdiklerimi sevenler benim sevdiklerimdir.

ne kadar çok adam,
ne kadar çok adam
işsiz kalırsam, işsiz kalırsam,
diye düşünüyor.

Ben basit,
kendi halinde
İyi kalpliyim.
Namusluyum.
İşte o kadar...

Dünyayı, insanları, memleketimi, yurdumu, insanlarımı düşünüyorum

günaydın Bugün pazar.
kavga hürriyet karım.
Toprak, güneş ve ben
Bahtiyarım...

Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
Ben ayrılıkların

Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını Ben hasretlerin...

Düşmesin bizimle yola evinde ağlayanlar göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar!

Yüreklerin kulakları sağır...

Elbet bitecek güneşe hasret günler,
Ve o zaman, Kutuplarda yetişen
cılız ve minik bitkiler değil,
Güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini....

Kızıyordu
Kıskanıyordu
Küsüyordu
Çok soru soruyordu
Ama Beni seviyordu

Dostlarım, çay olsun,
demli olmasa da olur.
Siz olun, çay olmasa da olur.

Canımın içi, "Ne tuhaf
hep aynı şeyleri düşünüyoruz,"
Bu tuhaf değil, çok tabii
Bende senden, sende benden
o kadar çok şey var ki
aynı şeyleri düşünmeseydik
tuhaf olurdu.

Ve bizden sonra gelenler
demir parmakmaklıklardan değil,
asma bahçelerinden seyredecek
bahar sabahlarını, yaz akşamlarını

Mazinin elemi bile tatlıdır.

Ne güzel şey hatırlamak seni,
Yazmak sana dair.
Hapiste yatıp seni düşünmek,

Bende senden, sende benden o kadar çok şey var ki  aynı şeyleri düşünmeseydik tuhaf olurdu.

Varsın otursun,
istiyenler dört duvardan evinde!.
Kartal kayalardan seyredelim biz
kanayan gönüllerin
göğe vuran rengini!

Ve ben artık
Biliyorum
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi

Enginlere , güneşe , genişliğe ve her şeyden , hepsinden önce kavgaları ve kahkalarıyla hayata , yaşamaya hasrettim . "

Şişmanlaman, zayıflaman umurumda değil. Sen şişmanken de, zayıfken de güzelsin.

Şişmanlık, zayıflık, saçlara ak düşmesi, gözlerin kırışması bunlar senin güzelliğine ne bir şey ilave eder ne de ondan bir şey eksiltir.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.

sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.

Yürekte acımak olacak
insanlık yani, yavrum.

Kartal kayalardan seyredelim biz
kanayan gönüllerin göğe vuran rengini!

Etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları Ve yeni şarkılar söyliyen yeni insanların adımları

Ne mutlu bana, ne mutlu,
Işıklı rüyalarla dolu bir bahar uykusu gibiyim, Akar su gibi umutlu
Ve buğday tanesi gibi cesurum.

Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır Safları sıklaştırın çocuklar bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

Konuşup anlaşalım
Yoktur sözle çözülmeyecek düğüm
Davaları halletmez ölüm
Hayatı paylaşalım.

Ne mutlu bana, ne mutlu Akar su gibi umutlu Ve buğday tanesi gibi cesurum.

Kaç sabahtır uyanıyorum,
dinliyorum ortalığı,
kapımı tırmalayan yok.
Ağlamak geliyor içimden,
ağlayamadığım için utanıyorum.

Mektubum kısa. Çünkü bu bir mektup değil, senden habersiz kalmanın ıstırabı...

Bugün kederden gebermekde olsam da insanca yaşadım diyebilirim.. ve ne kadar yaşarım başımdan neler geçer kim bilir

Bahtiyarım Yine yolunu gözlemek saadetine kavuştum.

Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz.

En iyisi ağaçlar,
Ağaçlar anılardan uzun yaşar.
Git, orada en yaşlı kestanenin altına otur birgün, herşeyi unut.

Lakin en güzel şeydir şimdi hatırlamak seni.

Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.

Fakat gelme sakın,
Zaten gelemezsin,
İstemiyorum
Oldugun yerde sittin sene kal..."

Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
"Kim bilir belki yarın..."

Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığa gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın evi gibi

Tohuma, toprağa, denize inan.
İnsana hepsinden önce.
Bulutu, makinayı, kitabı sev,
insanı hepsinden önce.''

kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.

mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

Aşk gitmekle kalmak arasında verdiğin en büyük savaştır gerçek sevenin kalbi kazanır bu savaşı.

Daha son sözü söylemedi hayat.. Belki yarınlar, mutlu sonlar var?

Ama insanlar tuhaf,
yahut ben bir tuhafım.

Ama kendi evin kardeş evinde bile unutulmuyor Şu gurbetlik zor zanaat zor…

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Ölenle ölünmüyor. Ölen gömülüyor, bir daha görünmüyor... Zor...
Dedim : "-- Dostlar bırakın beni
Dostlar göreyim onu

''...Neylersin alışkanlık,
için kan ağlarken yüzün güler..''

Değmiyor bazen uğruna yorulduklarımız.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.

Ve bizim kadınlarımız mübarek elleri kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yârimiz, ve yaşamamış gibi ölen yeri öküzden sonra gelen dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız, ve ekinde, tütünde, karasabana koşulan oynak kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar kadınlarımız

Gözlerindeki bitmeyen yağmur uzayıpta giden bu hasret, ne kadar da hüzün dolu.

Kestaneler üç bin
Ve serviler beş bin sene ayakta,
Kavaklar bile yedi yüz yıl
Halbuki biz ne kadar az yaşıyoruz,
Kardeşlerim, Ne kadar az yaşıyoruz,

Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.

“Sana hayranım.Gündüzlerimde , gecelerimde, ellerimde, gözlerimde, yüreğimde ve kafamdasın.”

yoklar geri dönmesin
varlar yok olmasın
daha da güzel günler görelim diye...

Bizim dünyada ne zaman
kimse aç kalmayacak,
Korkmayacak kimse kimseden,
Emretmeyecek kimse kimseye,
Yermeyecek kimse kimseyi,
Umudunu çalmayacak
kimse kimsenin?
ben komünistim
bu soruya karşılık verdiğim için.

Anlamak: en büyük rahatlık.

Nasıl oluyor da çıldırmıyoruz
öleceğimizi bildiğimiz halde?

Madem gönlünde bahar var,
benden sana izin delikanlı,
-Sev sevebildiğin kadar.

Babasız fakir hastalıklı geçti Nuri Cemil'in çocukluğu.Kendinde olmayan her şeyi kıskanarak
ve ancak çocukların duyabildikleri
yanık acısı gibi maddi bir imrenme içinde fakir doğmuş değil
fakir düşmüş çocukların

Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
Ölülerimizin başlarına basarak
Yükseliyoruz Güneşe doğru!

ne zaman kimse aç kalmayacak,
Korkmayacak kimse kimseden,
Emretmeyecek kimse kimseye,
Yermeyecek kimse kimseyi,
Umudunu çalmayacak kimse kimsenin?

seeeeev
sevebildiğin kadar...

ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet..."

Basit yaşayacaksın basit,
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit.
Çay, simit ve peynirle..

"Niçin yaşıyorum?" un cevabını verebilen insan bahtiyardır.

Bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk...
Ama yine de eksik etmeyiz, sol cebimizden umudu...

Evim bir dünyadır ve bu...dünya, inanılmayacak kadar büyüktür benim için.

Günaydın o gül yüzlü sevdiğime, Günaydın yeryüzünü aydınlatan yeni güne, Günaydın gün görmek için bekleyene, Günaydın...

Ne umutlu, ne umutsuz ikisinden de ayrı bir şey. Ve elâ gözlerinde ölesiye bir inat.

En güzel deniz
Henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız.

Çocuklar çabucak ahbap oluyor benimle. Hapisanede pencereme gelen kuşlar da öyleydi.

"İşin en aşağılık tarafı şu ki yavrum, galiba yalnızlığa alışıyorum."

Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiç bir insan

günde kaç milyon insan ölür yeryüzünde doğar kaç milyon
kaçı yaşadım diyebilirdi

kaçı yaşadım diyebilecek
kaçı günde üç öğün yemek yiyebilirdi kaçı yiyebilecek

Akıl veren çoktur,
fakat işi üstüne alıp yapan yoktur.

Seni tahmin edemeyeceğin gibi, kadar, özledim. Hani bir söz vardır : Ölmeden bir kere yüzünü görsem yeter, derler, işte öyle.

Kesemde verecek şeyim
yok. Yüreğimden verdim.

Ve tıpkı o eski, acılı hikayelerdeki
yalınayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
Mavi gözleri ıslak kırmızı
küçük burnunu çekerek
Senin bağrına sokulmak istiyor..

Mektup yazarken hiç düşünme, aklına geleni, içinden geleni yaz. Hiç kuş öterken düşünür mü?

Hiç şair şiirini gönlüyle okurken kafasını yorar mı? Kalp düşünmez. Sen bana kalbinle yaz.

Sevmediğim birine denk geldiğimde ben sizi ölmüş zannediyordum

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,

KiTAP OKURUM
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim:
içinde sen,
Oturdum ekmeğimi yerim:
karşımda sen oturursun.

Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta.

Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil,
anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa..
Ne o, ne o, ne o
Deniz olunmalı, oğlum,
gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

"... Seni nasıl sevdiğimi bininci, on bininci defa doya doya yazamadığım için üzüldüm."

Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik ve cehalet ve çok konuşmaktan başka bir hayat kuramayız.

Bizi kafese koysalar üçüncü günü alışırız. Ve on sene kafesten sonra dışarı salsalar on yıl yattığımız yeri üç haftada unutuveririz...

Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#5
09-04-2020, Saat:11:57 PM
Nazım hikmet

Talih denilen şey tesadüf.
Tesadüf her şey. Ve biz tesadüflerin oyuncağıyız...


Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.

Güzeldir, seninle yaşamanın sadece kendisi değil hayali bile

senin yanında dahi hasretim sana.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür. ”

Koyun gibisin be kardeşim Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek ve hala üzüm gibi eziliyorsak demeğe de dilim varmıyor ama kabahat senin, canım kardeşim!

Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın alçalabilmesinden korkuyorum

Sen bir imdat çığlığısın,
yani memleketimsin.

hey gidi deli gönlüm
akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLÂL, ya ölüm!


Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun...

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.

Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.



Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm Bütün yemişler dallarınızdadır.Beklenen günler, güzel günlerimiz

ellerinizdedir, haklı günler,
büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.''

Gözler var: annedir ve bebek
Gözler var: nefret ve kinden ibaret.
Gözler var: muhabbet.
Gözler var: buğdayları güneşli bir harman manzarası gibi bakıyorlar.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.

Kan aktı Hiçbir kitabın yazmadığı
Hiçbir türkünün söylemediği kadar.

Sevmek ne tuhaf şey, bir tanem, sevmek ne tuhaf şey. Seni sevdiğim için beni hiç bir keder altedemez.

İnsanlar,
iyi insanlar,
seslenin dünyanın dört köşesinden
dur deyin Cellât geçirmesin ipi.



Bugün çenemdeki sakalların bembeyaz olduklarını farkettim.
insan böyle hallerde üzülürmüş
Ne tuhaf hiç üzülmedim
Kaşlarım bile beyazlasa
geberene kadar
genç kalmaya ahdim var.

Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..


Bir kucak açardın, kıvrılıp içinde yatardım. Vatanım olurdun

bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde
on beş adım kadardı.

"Susabilmek bir hünerdir
insanin ağzından çıkan sözler
kendisine ait olmazsa."


ey, benim iyimser hâllerim,
çabuk aldanışlarım,
hep inanışlarım,
alttan alışlarım,
hatayı hep kendimde buluşlarım,
değmeyecekleri kafama takışlarım
,
yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım,
herkesi, insan yerine koyuşlarım,
hepinize elveda…
artık ben kimsenin,
hiç kimsesi olmayacağım!"


Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla severek, korkarak eğilerek,
Şimdi ne söylüyorsam bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...


Sen esirliğim ve hürriyetimsin,

sen memleketimsin.


sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsın...

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi.

Seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı..Ve ikiniz de uzaktasınız...

Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.

Hitler denilen gavur Müslümanmış dediler gizli din taşırmış Tevekkeli bunca düvel birlik oldu yenemediler

Ne çok bekledim seni, ben... Oysa
Sen de bilirsin ki ben
ne dedemden
miras bekledim,
ne babamdan şeref, şan


Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?

Ölmeyi isteyecek kadar çıldırmak için bugün bu dünyada öyle çok sebep var ki insanları öyle kolay yeniyorlar ki,

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor...
En güzel dünyaları
Yaktık ellerimizle
Ve gözümüzde kaybettik ağlamayı.

Bakmasını bilemezsen
ağaç bile dikme.
Elinde kuruyan ağaç
derdolur adama.

Oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin Ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin..

Kimselere anlatamadım.
Kendime bile…
Ola ki ağzımdan kaçırır,
bir daha tutamam seni.

Bir elmanın yarısı sen
Yarısı ben
İkimiz...

Ve ne düşünüyor beni mi?
Yoksa ne bileyim
fasulyenin neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanlarının çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu?

Hep bir ağızdan
sevinçten bir destan
okur gibi
YAŞAMAK..

Günler ağır
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle

"Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana.."

Sen alabildiğine uzaktın,
Ben alabildiğine tutkundum dünyayla sana.

Kalbimdeki tahttır
sevgilim, senin mekânın olan

Biraz daha sabır, biraz daha inat.
Kapının arkasında bekleyen ölüm değil, hayat.

Ve izmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Ve tıpkı o eski
acıklı hikayelerdeki
yalınayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

Ey sol yanıma düşen ince sızım, öyle tepkisiz kalma.
Yaktığın yürektir, çıra değil.


Savaş; korku ve sefaletten başka bir şey veremez. Yakar, yıkar, öldürür, yok eder.

Umut binbir ayaklı,
umut güneşte saklı.
Umut edenler haklı,
umut insanın hakkı...

Delikanlım İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin.

Yüz Türkiye olsa
Elinizden de gelse
Yüzünü de zincire vurur
Yüz kere satarsınız.


“Gerisi lafû güzaf,
Dünyaya bir defa geleceğiz
Ölümü, istediğimiz kadar düşünmeyelim
Öleceğiz...”

Hem kazanılan hak, zulüm etmek için kullanılırsa, haklılıktan çıkar.

İlerdeki güzel günler
beni görmeyecek onlar
bari selam yollasınlar
geberiyorum kederden


Ve güneş batacak yavrum
Ve umuyorum, gecenin ötesinde
Bekleyecek beni yeni bir mavi

Ben seni niçin bu kadar çok seviyorum Nasıl oluyor da bir insan başka bir insanı bu kadar çok sevebiliyor? Keramet sende mi, bende mi?

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan gibi
Sen kendi cennetini
kara toprağın üstünde kur.

kitabınla sustur seni aldatanı..
Sen toprağı tanı toprağa inan.
Ayırdetme öz anandan
Toprağı sev anan kadar...
 
Göğsümde 15 yara var!.
Saplandı göğsüme 15 kara bıçak!..
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!
                                •
Göğsümde 15 yara var!
Sarıldı 15 yarama
kara yılanlar karanlık sular!
boğmak istiyor beni,
Saplandı göğsüme
15 kara saplı bıçak.
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!...
                •
Göğsümde 15 yara var!.
Deldiler göğsümü 15 yerinden,
sandılar ki vurmaz artık kalbim
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!
Yandı 15 yaramdan 15 alev,
Kalbim bir bayrak gibi çarpıyor,
               
Bahtiyarız
yaşayabildiğimiz için.
Herhalde çoktan öldürülmüştük
hava akınında ölenlerin
yüz kadarı beş yaşından aşağı,
yirmi dördü emzikte...
Sevgilim,



Sevgilim,
nar tanesinin rengine bayılırım
— nar tanesi, nur tanesi —
kavunda ıtrı severim
mayhoşluğu erikte ..........»
.......... yağmurlu bir gün
yemişlerden ve senden uzak
— daha bir tek ağaç bahar açmadı


Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadına yazıyorum ,
kendime ve insanlarıma inat.


...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!

Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.


Dinle beni :
İşini bırak da gel,
çabuk ol ama.
Saatlar, saatlar,
kıyamet kadar.
Yolda hiçbir şey düşünme,
yalansız gelmeye çalış.

Yalan kuvvetliye söylenir
ben kuvvetsizim.
Evet kar yağacak,
evet hava güzel.
Koynuna girdiğim adam gibi
kocam gibi değil,
büyüğüm, akıllım,
babam gibi gel...
 
İnsan, ölmeye karar verirken bile
insanları düşünüyor...


Süleyman'ın karısı Fahire Dayanılmaz bir acı halinde
şunları anlattı kocasına ölmeye karar verdim Süleyman çocuklar ve sen kardan bir kadın ölüsü çıkaracaktınız Fakat bulmadınızsa eğer sade korktuğumdan değil.
dedikodu, kepazelik intihar komik.
Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
İnsan, ölmeye karar verirken bile
insanları düşünüyor...


Gün gelecek
insanlar çok uzun
çok bahtiyar yaşayacaklar.
İnsanın yüreği ve kafası var...
İnsanın elleri İnsan hangi sınıftan?
Ne zaman nerde hangi sınıftan?
Onların insanları,
bizim insanlarımız.
Ve her şeye rağmen
yeni bir dünya için yapılan kavga.

ve benim kendime
duyduğum merhamet...
Kar durdu.Sökmek üzre şafak.
Utanarak sarılıp boynuna...
çok şükür nezle bile değilim.
Zaman zaman hatırlayıp
zaman zaman unutacağım.
Yine yan yana yaşayacağız
 beni sevdiğine emin olarak.


Bir gece karı koca
denizden dönüyorlardı.
Gökte yıldızlar,
ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
Fahire birdenbire durdu
baktı muhabbetle
kocasının gözlerine
ve suratına tükürür gibi
bir tokat vurdu.


Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'da Dumlupınar'dakiler elbet vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde
derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir

Tevekkül! Kısmet Rüzgarlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor

Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta mali olan memleket!
Açlığın kıtlıktan olduğu diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
Avrupa’nın ambarı!


size verdik elimizi kucaklayın bizi
Sürelim yan yana al atları!
Menzil yakın kurtuluş günü sayılı.
Önümüzde şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.

Kapının önünde üç selvi var
Selviler rüzgarda sallanırlar
Kökleri yerde, başları yıldızlarda
Bir gece düşman bastı evi
Yatağımda öldürüldüm ben
Kesildi selviler köklerinden


Artık ne kökleri yerde,
başları yıldızlarda üç selvi
Selviler sallanmıyor rüzgarda
bir ocakta parçalanmış yatıyor
Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
Üç selvi Üç selvi Üç selvi

Toprak doyurası gözleri doymuyor
çok para kazanmak istiyorlar;
öldürmemiz, ölmemiz lazım geliyor çok para kazanmaları için


yalanları salmışlar yollara,
hepsinin kuyruğu telli pullu.
pembe donlu cambazlar
tellerin üzerinde
hepsinin de yüzü gözü boyalı.
Aldanıp aldanmamak İşte mesele.
Aldanmazsak : varız!
Aldanırsak : yok!


kardeşim sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
uçak sağ salim inebilsin meydana doktor gülerek çıksın ameliyattan kör çocuğun açılsın gözleri

delikanlı kurtarılsın
kurşuna dizilirken
birbirine kavuşsun yavuklular düğün dernek yapılsın
susuzluk suya kavuşsun
ekmek de hürriyete
kardeşim sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana


Gözlerinizin ikisi de yerinde,
İki gözünüzle bakarsınız,
İki kurnaz İki hayin,
Bakarsınız kürsüden meclis’e kibirli kibirli
Ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde
İki elinizle okşarsınız,
İki tombul, İki ak,
Vıcık vıcık terli iki elinizle

.
Benim gozlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarimin ikisi de yok.
Ben yokum.


Ölüler otomobilden hızlı gider,
Kör gozlerim Kopuk ellerim,
Kesik bacaklarimla pesinizdeyim.
Diyetimi istiyorum Göze göz,
Ele el Bacağa bacak,
Diyetimi istiyorum,
Alacağım da.


Giderayak işlerim var bitirilecek,.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.

Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.Bir şair yolculuk ediyor
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#6
11-04-2020, Saat:09:25 AM
Nazım hikmet

bir denizinde dünyamızın
bakarak bir yıldıza.
Yolculuk ediyor şairin biri
yıldızlardan birinde bir denizde
bakarak dünyamıza.

Denizin sonunda
mavi bir duman gibi
Gözümde tütüyorsun.
Yeşil bir erik dalı yüreğim
Sen altın tüylü bir yemiş
Fakat ben seni böyle bir yemiş
bir duman gibi görmenin yerine Sahiden görmek ve dokunmak istiyorum uzun parmaklı ellerine

Asrım sefil Asrım yüz kızartıcı,
Asrım cesur Büyük Ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
Ve bununla övünüyorum.


Bana yeter Yirminci asırda
olduğum safta olmak
Ve dövüşmek yeni bir âlem için...
Yüz yıl sonra, sevgilim...
her şeye rağmen
ölen doğan Ve son gülenleri
güzel gülecek olan yirminci asır



Senin gözlerin gibi,
Güneşli olacaktır...
Sen güneşîn altında
yeşîl gözlerînle yatacaksın
Ben kaînatın en müthîş hadîsesînî
Seyreder gîbî seyredeceğîm senî


Burda bir dostumuz var :
Büyük kitaplar gibi
içinde bir şeyler saklı.
haberler ve bilmeceye meraklı.
Adı : Yunus suyumuzu veriyor.
Ağaçlar ve günlerden konuşuyoruz
Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri.



İnsanların hünerleri çoktur :
insanlar sevilmeden de sevmesini bilirler...

Düşünmek ne mukaddes bir iş
ne felâket ne de bahtiyarlıktı,
ve ölüm mutlaka varılıp dönülmeyen fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü


Köy işi zordur katiyen
vücut ezilir bir defa.
Toprağa çömelip bak dört tarafa :
bela hangi inde pusmuş bilinir mi

Vurmuş belâ, ciğerinden .
Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
Geldik gidiyoruz öylesine...
güzelmiş İstanbul şehri,
varıp görülmesi nasib olmadı.

Attığın taş dediğin kuşu vurmuyor.
Dünya trene bindi.
Gayrı dünya öküzün
boynuzunda durmuyor.
Elimiz ayağımız : öküz.

Toprak sabuna döndü
kayar insanın elinden.
Cümle mahlukatın mekânı vardır
kurdun mekânı olmaz.
Toprağın elinden kaydı mıydı
mekânsız kurt olursun...»



Çocuklara ana,
tohuma toprak
ve karı lâzımdır erkek kısmına...



Yunus durmadan onu düşünür,
konuşurdu kendi kendine...
Çocuklara ana tohuma toprak
ve karı lâzımdır erkek kısmına...
Bir kız kaçırdı Yunus :
Çünkü düğün pahalı
kız kaçırmak ucuz...
Ve bir sabah namazı ölüverdi
Topraksız, öküzsüz ve kadınsız,
kaldılar dünyada bir başlarına
ceviz ağacı ile Yunus.




Sabahın sahibi vardır.
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin en güzelleri...



Şiirler yazarım
basılmaz basılacaklar ama
Bir mektup beklerim müjdeli
belki de öldüğüm gün gelir
mutlaka gelir ama
Ne devlet ne para
insanın emrinde dünya
belki yüz yıl sonra olsun
mutlaka bu böyle olacak ama
                                                Moskova, 12 Eylül 1957
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
Ellisinde uyup yüreğine
Bir Temmuz sabahı fethine çıktı
Güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal
devleriyle dünya,


düşmeye gör hasretin halisine,
Hele bir de tam okka yürek,
Yolu yok, Don Kişot benim Yel değirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin dünyanın en güzel Kadını,


Elbette sen haykıracaksın
Bezirganların suratına,
Ve alaşağı edecekler seni
Bir temiz pataklayacaklar seni.
Fakat sen, yenilmez şövalye bir alev gibi yanmakta devam edeceksin

Kırmızı sarı yeşil balonlarda
çocuk çığlıklarıyla güneş
gökyüzü mavi ışıklarıyla
kim derdi ki hikayem böyle biter
kederli yağmur mevsimine girdim
bir şeyler bekliyorsun benden
sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan
yorgun ve umutsuz bakıyoruz


Ne binecek sırma palanlı bir atım,
ne mülküm, ne malım var.
Sadece bir çanak balım var.
Rengi ateşten al bir çanak bal!
Balım her şeyim benim..

Ben mülkümü ve malımı
yâni bir çanak balımı
koruyorum haşarattan.
Bekle kardeşim bekle..
Çanağımda balım olsun,
gelir arısı Bağdattan


Yapıcılar türkü söylüyor
Yapıcıların yüreğî
bayram yerî gîbî cıvıl cıvıl
ama yapı yerî bayram yerî değîl.
Yapı türkü söyler gîbî yapılmıyor yapı yerî bayram yerî değîl.
yapı yerî toz toprak Çamur, kar.
Yapı yerînde ayağın burkulur
ellerîn kanar.

Yapı yerînde ne çay
her zaman şekerlî her zaman sıcak
ne ekmek her zaman pamuk gîbî
ne herkes kahraman
ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gîbî yapılmıyor yapı
bu îş bîraz zor, zor ama
yapı yükselîyor, yükselîyor.
Bîr yürek çarpıntısı
her tuğlasında her kerpîcînde.
yükselîyor yapı kanter îçînde.



İyi günlerimde çok eller uzanır Resmimi, baş köşeye asarlar...
Fakat demir kapıların kapanışında
Ardında kaldığım zaman duvarların
Ne arayan beni, ne soran...


Minnetim ve borçluluğum
yalnız sana kalsın.

insan eli Nasılsın?...


Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.


dünya inanılmayacak kadar büyüktür benim için Dünyayı dolaşmak, görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim

Amerika`da Çin den İspanya`ya, Ümit burnu`ndan Alaska`ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var.


Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek,aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz,

ve düşmanlar ki; kanıma susamışlar kanlarına susamışım.
Benim kuvvetim, bu büyük dünyada yanlız olmamaklığımdır,

Halbuki sen harukulade güzelsin, toprak sıcak ve güzeldir dünya ve insanları yüreğimde




Öptü beni: Bunlar, kainat gibi gerçek dedi İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde körler görmese de, yıldızlar vardır,”
-dedi...

Muhakkak bir gün senle ben aynı anda birbirimizi düşüneceğiz, yeter ki sen ömrünün herhangi bir saniyesinde de olsa beni düşün..

İnsansız yaşayabildim,türküsüz hiçbir zaman...

Üzülme değmez sözünü duymaktan sıkıldım.
Degmeyenlere zaten üzülmem.
Üzüldüğüm şey; değmeyenlere
Yüreğimin değmiş olması."

“Halbuki bu dünyada hiçbir şey yoktu Gerçekten inanılmaya değer.”

"Açarsın pencereyi yaz gecesi
Yıldızlar girer odana gökyüzünden önce

Ruhun varlığına inananlar, onun asla ölmediğini bilirler."

Bana uzun ve güzel mektuplar yazmayı ihmal etme... Onlara çok muhtacım.

Aya gidilecek Daha da ötelere,
Teleskopların bile görmediği yere.
Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak...”

Sana sevgi
sana saygı
sana minnetle uzanıyor elim...



“İçimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük, uzak iki şehrin hasreti.”

Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak...”

Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
ve göz alabildiğine dümdüzdü.

Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte..Yani Yürekte..

Ve benim, birdenbire
yüzünü değil,
gözünü değil,
senin sesini göresim geldi...

"Bir de ekmeği son lokmasına dek yemeyi bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman."

dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı

çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

Ve dövüşebilirim,doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum her şey için, herkes için,
yaşım başım buna engel değil.



Bütün Şiirleri, Nazım Hikme

Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran

1

29



Furkan bir alıntı ekledi.

@BenRuhiBey·09 Şub 15:20·Kitabı okudu

Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karanlıklar
aydınlığa...



Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran

Sayfa 205

2

29



Kübra Şahin bir alıntı ekledi.

@ucuncukisi·11 Tem 2019·Kitabı okudu

"Ve güneş doğarken hiç umut yok mu?
Umut,umut,umut,
Umut insanda..."



Yeni Şiirler (1951 - 1959), Nazım Hikmet Ran

Sayfa 153

29



Püsküllü bir alıntı ekledi.

@Bknzbirdeli·03 Mar 2019

Küstü,
Ezan okumadı
Arapça yasak olduktan sonra.



Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım Hikmet Ran

Sayfa 34 - YKY

29



Göksel ONAY bir alıntı ekledi.

@GOKSELONAy·07 Mar 18:31·Kitabı okuyor

Durup dururken mezardaki hâlim geçiyor aklımdan,
durup dururken kafamda bir güneşli duman



Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran

Sayfa 1738

29



☆ Sterbanû ☆ bir alıntı ekledi.

@elfeda_·03 Mar 2019·Kitabı okudu

Fakat bu kalın dudaklı ağız
korkunç bir küfrü saklayabilir içinde.
Bir küfür ki ses olup edilememiş
edilemiyor.



Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım Hikmet Ran

29



M.A bir alıntı ekledi.

@mlk_1903_26·17 Şub 20:03·Kitabı okudu

dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler



Son Şiirleri (1959 - 1963), Nazım Hikmet Ran

1

29



Sinem Akın bir alıntı ekledi.

@sinemde·03 Oca 2019·Kitabı okudu

Çok Yorgun’um..
Beni bekleme kaptan..
Seyir defterini başkası yazsın...
Çınarlı,kubbeli mavi bir liman...
Beni, o limana çıkaramazsın!!
Çok Yorgun’um

Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..



Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran

Sayfa 389

29



Kübra Şahin bir alıntı ekledi.

@ucuncukisi·11 Tem 2019·Kitabı okudu

"Ve güneş doğarken hiç umut yok mu?
Umut,umut,umut,
Umut insanda..."



Yeni Şiirler (1951 - 1959), Nazım Hikmet Ran

Sayfa 153

29



Gizay İlgüz bir alıntı ekledi.

@Gizayy·24 Nis 2019

" Fakat neyleyim saçlarım dolanmış,
ölmekte olan parmaklarına. "



Henüz Vakit Varken Gülüm, Nazım Hikmet Ran

29



M.A bir alıntı ekledi.

@mlk_1903_26·17 Şub 17:53·Kitabı okudu

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin



Son Şiirleri (1959 - 1963), Nazım Hikmet Ran

1

29



Ananas Çiçeği bir alıntı ekledi.

@Ebullaklaka·16 Tem 2018·Kitabı okudu

Sonra unutmaya başladım yavaş yavaş,
yahut unutmak istedik.



Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım Hikmet Ran

1

29



Azad Penaber bir alıntı ekledi.

@azadpenaber·08 Kas 2019


Şu güneşten düşen ateşte
Milyonlarca kırmızı yürek yanıyor!

Birden
bire bir kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde
canımın içi ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...

Şiir bunlardan mı ibaret yalnız,
Şiir dünyadan ibaret.

Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.

Unutma; Hеr gеlеn sеvmеz..
Vе hiçbir sеvеn gitmеz.

büyümez ölü çocuklar.

Ben bugünlerde haberle değil
ümitle yaşamaya mecburum.

Şaşırıyor birdenbire insan
bu çok uzak ve çok arkadaki şeylere bağlı oluştan.

Hırsımdan bir bardağı kırdım elimde Ne boktan bir hal
Niye bu kadar uzaksın?

Bir eski Acem şairi :
"Ölüm adildir" diyor.
"Aynı haşmetle vurur şahı fakiri"

İşte biz de böyleyiz: Gözlerimiz bağlıdır Gönlümüze yalvarır, gönlümüz dualıdır...

Ben günlerin böyle gelecekler, gelecekler diye geçmesine alıştım, yani, artık bu sabırsızlıkta acı yok benim için, sade ümit var...


Ölümü bilmiyordu.
Ne Hamlet’i okumuştu, ne Dante’den bir şiir.
Ve yoktu en ufak fikri
kitapların muamması ölüme dair.

Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığına gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın eviymiş gibi

Tohuma, toprağa, denize inan,
insana hepsinden önce.
Bulutu, makinayı, kitabı sev,
insanı hepsinden önce.

Kuruyan dalın sönen yıldızın,
sakat hayvanın duy kederini,
ama hepsinden önce de insanın.

Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
sevindirsin seni dört mevsim,
ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#7
11-04-2020, Saat:10:51 PM
Nazım hikmet

uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline
ak ayaklarına senin.


Afrika, sömürgesi.
Saat sabahın dördü.
Dipçikler kapıları dövdü
ve işte fotoğraf :
Zenci kardeşlerim bir don
bir gömlek ve ayakları çıplak


duvar diplerinde.
dipçikle dövüldü kapılarımız,
bizim ellerimiz havada,
ayaklarımız çıplak,
ama bize bağlı
duvar diplerinde
esir kalıp kalmamak.
 
                                        

Bir kız vardı Japonyada
ufacık, tefecik bir kız,
Bir bulut vardı dünyada işi: öldürmekti yalnız.
Bu bulut bu kızcağızın öldürdü nineciğini, külünü göğe savurdu,


apansızın gelip babasını vurdu, sonra da kızın kendisini.
Ve doymadı ve doymadı
yeni kurbanlar arıyor.
Atom ölümüdür adı,

Büyük bir birlik kuralım,
canavarı susturalım.
Savaş cengine gidelim,
canavarı yok edelim.


Gözlerimiz
şeffaf
temiz
damlalardır.
Her damlada
demire can veren dehamızın
bir küçücük
zerresi vardır..


Hoşça kalın dostlarım benim
Sizi canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın dostlarım                        
dostların gözünde görüyorum
kendimi boylu boyumca
dostlar kavga dostu yoldaşlar 
Tek hecesiz elveda..


Geceler sürecek sürgüsünü,
yıllar örecek örgüsünü.
Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü

görüşürüz dostlarım benim
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz...
dostlar kavga dostu
yoldaşlar  ELVEDA..!!.......


Topraktan öğrenip
Kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.

Ferhad'dır
Kerem'dir
Ve Keloğlan'dır.

Yol görünür onun garip serine,
Analar, babalar umudu keser,
Kahbe felek eder ona oyunu.
Çarşambayı sel alır,
Bir yar sever
El alır,
Kanadı kırılır
Çöllerde kalır,


Ölmeden mezara koyarlar onu.
O "Yunusu biçaredir
Baştan ayağa yaredir",
Ağu içer su yerine.



Ve Gayrık yeter!.Demesinler.
"İsrafil surunu urur,
Mahlukat yerinden durur"
Ne kendi nefsini korur,
Ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
Kayaları kesip yol eyler



Kozmosta düşünen var mı
bize benzer mi bilmiyorum
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer
belki de kapı gıcırtısına benzer
ne güzeldir ne de çirkin
belki tıpa tıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde

selamlamaya geldim seni yeryüzü umut adına bedava ekmek adına
mutlu emekler adına
yarin yanağından gayri her herde her şeye hep beraber demek adına
evlerin yurtların kardeşliği adına.


Hava puslu, soğuk Kış gelmek üzere oysaki gönül Kışa girmeye hazır değil


Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana

Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlenip huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana



Geberiyorum
İlerideki güzel günler
Beni görmeyecek onlar
Bari selam yollasınlar
Geberiyorum



Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık
bekledim seni.Niye geç kaldın?
Soframda yeşil biber, tuz, ekmek

Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi
biraz daha gecikseydin eğer...
Niye böyle geç kaldın?

İki serseri var:
Birinci serseri
köprü altında yatar,
sularda yıldızları sayar geceleri..
İkinci serseri
sarhoş sofralarında
Bağdatlı dilencinin çaldığı sazdır.
Fransız emperyalizminin
idare meclisinde ayvazdır..

Ben: ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı
sarhoş sofralarında
saz çalıp Arabistan fıstığı
satanların şairiyim;
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratanların
şairiyim ben.


Ben hızımı asırlardan almışım,
bende her mısra
bir yanardağ hatırlatır.
Ben ne halkın alınterinden
on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır...


beni ne bir kara haber bekliyor
evde ne rakı ziyafeti
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa
korkusuz ve kedersiz.


Artık şaşırtmıyor
beni dostun kahpeliği,
elimi sıkarken sapladığı bıçak.
Nafile, artık kışkırtamıyor
beni düşman.


Geçtim putları baltalayarak
nede kolay yıkılıyorlardı.
Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
çoğu katkısız çıktı çok şükür

Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,ne böylesine hür Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık.

Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz bir konu bir işaret
Söz dostça koku güzel



hatıralardan şikayetçi değilim.
Hiçbir şeyden şikayetim yok zaten,
yüreğimin durup dinlenmeden
koca bir diş gibi ağrımasından bile.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
en güzel yalan kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
İşte böyle gülüm,
iyice yaklaştı bana ölüm.


Dünya, her zamankinden güzel, dünya iç çamaşırlarım, elbisemdi,
Bir tren penceresiydim,
bir istasyonum şimdi.
Bir kat daha seviyorum konukları.,
kar her zamankinden temiz
Sensiz paris gülüm kuru gürültü
Yıktı mahfetti beni



 
İlkönce yağmurla açan güneşle başlamıştı sabah.
Henüz ıslaktı tarla.
Harp esirleri iş başındaydılar.
köylüydü birçoğu tıraşlı ve korkak
çapalıyorlardı patatesleri.
solgun resimleri
hatırlatıyordu insana

fakir çalışkan
neşesiz geçti çocukluğu.
uyandı on yedi yaşına doğru.
Yine fakirdi, çalışkandı.


en güzel insandı
Hatırlıyormusunuz dostluğunu kimin kalbini kırdı ve yalan söyledi 
sarhoş olduğu vakimidir,
kiminle dövüştü?
Çocuklara saygısını
ihtiyarlara şefkatini
inkâr edebilir miyiz?
kalbi balık yavrusu gibi temiz
onu geçen sene harbe gönderdik.

Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu
direkte bağlı bir erkek.
Dışarda yağmur yağıyor

bombardıman birliklerimiz
birbiri ardından dalgalar halinde...
Harbediyoruz
öldürdüklerimizin sayısı
bizden ve onlardan
aralarında meme çocukları da var şimdilik beş altı milyon kadar.
Harbediyoruz :
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#8
12-04-2020, Saat:08:49 PM
Nazım hikmet

Saat dört, yoksun. Saat beş yok.
Altı, yedi ertesi gün daha ertesi
ve belki kim bilir...
Hapisane avlusunda
bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde
on beş adım kadardı.
Gelirdin yan yana otururduk



Bir Cumartesi gününü,
hapisane çeşmesiyle ıslanan
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun?
Bir türkü söyledi Şaban Usta,
aklında mı :
«Beypazarı meskenimiz, ilimiz,
  kim bilir nerde kalır ölümüz...?»

O kadar resmini yaptım senin
bana birini bırakmadın.
Bende yalnız bir fotoğrafın var :
bir başka bahçede
çok rahat çok bahtiyar
yem verip tavuklara gülüyorsun.

Hapisane bahçesinde
tavuklar yoktu, fakat gülebildik
ve bahtiyar olmadık değil.
Nasıl haberler aldık hürriyete dair,
ayak seslerini dinledik müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde...
 
 
Sıcaklar bildiğin gibi değil
ve ben ki yalı uşağıyım,
deniz ne kadar uzak...
İkiyle beş arası
cibinliğin altına uzanarak
ter içinde
kımıldanmadan
gözlerim açık
dinliyorum sineklerin uğultusunu


kıyametten kırk gün önce.
bir gece başın bir kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha...
Ölümün bu kadar körü
ve mendeburu...
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,


Yayından fırladı ok Menzil ırak
Hedeften bir eser yok!!!
ok uçuşta usta değil çıraktı.
Bu uçuş yıllarca yıllar kadar sürdü.
ok hedefin kırmızı kalbini gördü…
Ok uçuşta usta oldu gayrı
çırak değil O menzili artık ırak değil

Baba Her yılbaşında
Sana söyleyecek bir tek Söz var
Seni ne kadar çok seversem’
O kadar Çok olsun
ömrümden geçen yıllar…’

Baba Babam, ağabeyim,
kardeşim, arkadaşım
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
Başımı eğmez
Yalnız senin elini öpmek için
Eğilir başım


Bir gönülde iki sevda olamaz


Oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
O tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
Fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanın da mı?


Gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
Dostlar nasıl bir araya geldiniz?
Birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
Beyazıt' ta Çınarlı Kahve' de mi
gözlerim yanıyor gözlerim
İçimde sarmaş dolaş karmakarışık
büyük uzak iki şehrin hasreti.


Yıldızlar rüzgâr ve su.
bir gemici korosu
su gibi, rüzgâr gibi türkü söylüyor,
türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
İnmedi bir gün bile gözlerimize
korkunun karanlığı türkü diyor ki,
Bir gülüş ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı.»



Pencereler yağmur yağıyordu
ben alt dudağımda cıgaram
türkü söylüyordum içimden
yağmur sesini
kendi sesimden çok severim


Pencereler çıktım kırmızı yataktan
çocuk burnumu dayadım
terli camına pencerenin
oda sıcaktı ve anamın kokusu vardı
dışarda kar yağıyordu
ben kızamık çıkarıyordum

Pencereler sabaha karşı mıydı
belki de gece yarısı bilmiyorum
odamın içindeydi yıldızlar
ve gece kelebekleri gibi
çırpınıyorlardı camlarınızda
ben onlara dokunmaktan çekinerek
açtım sizi pencereler
salıverdim yıldızları geceye
aydınlık sınırsız hür geceye


düştüm bir pencereden
bir güzele bakarken
dünya halime güldü
güzel dönüp bakmadı
belki farkında değildi

Pencereler pencereler
ben oturdum birinin içine
sarkıttım ayaklarımı bulutlara
bahtiyarım diyebilirdim belki


HALK MAHALLELERİ Burada evler,
bir işsizin umutsuzluğuna benzer. karanlığı terlidir, yapışkandır koku ağırdır. Bu mahalleler, ne coğrafya kitaplarına girer ne de güzel, tarihî manzara koleksiyonlarına...


Kızını, İtalya'nın en zengini ile evlendiren büyük idealist Sinyor Mussolini, faşizmi anlatırken der ki:
Faşist, rahat hayata hor bakar... Yeryüzünde saadetin mümkün olacağına inanmaz


Banka direktörlüğü ve İtalyan finansına Sezar'lık eden Mussolini, faşizmin tarifi için şöyle der:
Faşizm için her şey devletin içindedir. Devletin dışında manevî veya insanî hiçbir şey yoktur, her şey değersizdir

Halk Mahallelerinde» oturanlar büyük bir enerjiyle, devletin hapishaneleri, vergi daireleri ve polis karakolları içine alınmışlar, onlara devletin dışında her şeyin değersiz olduğu anlatılmıştır...

Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: «Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?» olur.

Ve anladım ki yalnız değilim.
Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldandığı, düşündüğü, bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor

Onu sevdim birdenbire. Ona sınırsız bir saygı duydum. Yıllarca beraber düşünmüş, yan yana dövüşmüş, bir ağızdan şarkı söylemiş gibiydim onunla

Habeşistan bir yarı müstemleke.
O, Galla'dan bir zenci.
Ben, emperyalizmin yerli kölesi.
Anamın yüzünü görmedim.
Beni doğururken ölmüş.
zenci delikanlının yüzü bilmiyorum O bu kapıdan ölüme götürülmüş


Ben bu kapıdan içeri girdim. Birdenbire anladım ki o, bana anam kadar yakındır

Yakınlık duygusu öyle bir nesne ki, insan kendine yakın bulduğu insandan kalmış elle tutulur, gözle görülür bir hatırayı elle tutmak, gözle görmek istiyor


En açıkgöz baskınlarda, araştırmalarda bile, en umulmadık yerlerde, en çok ele geçirilmek istenen bir şey kalır.

 
Babasının yirmi beşinci kızı benim üçüncü karım gözlerim, dudaklarım
TARANTA BABU Sana bu mektubu
içine yüreğimden başka bir şey komadan yolluyorum Roma'dan.
Bana darılma sakın şehirlerin şehrinden sana gönderecek kendi yüreğimden daha akla yakın
bir hediye bulamadım
                                                                
Rastladılar yavrulu bir dişi kurda.
Yavruları vurdular.
Ana kurdun sütüyle
karınlarını bir temiz doyurdular.
Sonra gidip Roma'yı kurdular.
İşte böyle temelinde Roma'nın
dişi kurt sütüyle dolu kovalar
ve bir avuç kardeş kanı var...
 
 

üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle saygıyla haykırarak sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..
 

Görmek işitmek duymak
düşünmek ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu başı boş koşmak...
Hehehey TARANTA - BABU
hehehey yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın yaşamak

Düşün beni kollarım, senin
üç çocuk doğurmuş kalçalarındayken
Düşün sıcak...yemişin adını düşün
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığını Düşün


Düşün TARANTA - BABU!
İnsanoğlunun yüreği kafas kolu
yedi kat yerin altından çekip çıkarıp
kara toprağı bir yumrukta
yere serebilir,


yılda bir veren nar bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel öyle sonsuz ki
deniz kıyıları her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
suların türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne güzel şey


                       
yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak YAŞAMAK...

Yaşamak birer birer ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi Hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi YAŞAMAK..
 
YAŞAMAK Ne acayip iştir ki bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu inanılmıyacak kadar güzel bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey böyle zor bu kadar dar
böyle kanlı bu denlü kepaze...
 
Sen ki kapkara cahilsin sorsam ki Keçilerin sütleri kesilir portakallar güneş gibi kuruyup kıtlık geçerse toprağımızdan ne yaparsın dersin ki yıldızlı bir gece gibi damla damla kaybederim boyamı damla damla solarım dersin ki Bir Afrika kadını için Kıtlık ölümdür bolluk ise sevinç



ne hikmettir ki büsbütün tersine
Bir dünya burası
bollukla ölüyor, kıtlıkla yaşıyor Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi insanlar dolaşıyor

ambarlar kilitli
ambarlar buğdayla dolu..
İnsanlar yalnayak
insanlar çıplak...

Bir öyle şaşılası dünya ki burası,
balıklar kahve içerken
çocuklar süt bulamıyor.
İnsanları sözle besliyorlar,
domuzları patatesle...


Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU Tek başına
yapayalnız karanlıklara
bırakılmış bir çocuk gibi
bağıra bağıra
korkuyla tutuşup
korkuyla yanarak
Mussolini çok konuşuyor
çok korktuğu için çok konuşuyor!.
 

Bugün aklıma yazısız bir resim geldi, Taranta - Babu! Ve benim, birdenbire yüzünü değil gözünü değil senin sesini göresim geldi, Mavi Nil» gibi serin yaralı bir kaplan gözü gibi derin sesini senin!
 
İtalyan kuvvetlerinin Habeşistan'da
harekete geçmeleri için yağmur mevsiminin bitmesi ve baharın gelmesi bekleniyor...Ne tuhaf şey Taranta - Babu bizi kendi topraklarımızda öldürmek için
kendi topraklarımızın baharını bekliyorlar.


Ne tuhaf şey Taranta - Babu;
bu yıl Afrika'da yağmurların dinişi,
kokuların gökten yere inişi
ve güneşin altında toprağımızın
Gallalı bir kadın gibi gerinişi,
bize senin memelerin gibi tatlı yemişlerle beraber
ölümü getirecek.

Ne tuhaf şey Taranta - Babu!
Kapımızdan içeri ölüm
kolonyalı şapkasına bir bahar çiçeği takıp girecek...
 

 
Geliyorlar Taranta - Babu, seni öldürmeğe geliyorlar Karnını deşip
barsaklarının kumun üstünde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını
görmeğe geliyorlar.


Seni öldürmeğe geliyorlar Taranta Babu seni ve keçilerini Oysaki, ne onlar seni tanır ne onları sen..
Ve ne keçilerin atlamıştır
 onların çitlerinden.


Geliyorlar Taranta - Babu.
Kimi Napoli'den Tirol'den kimi.
yumuşak ve sıcak bir elden kimi...
Onları ordu ordu tabur tabur
düğüne götürür gibi
üç denizden aşırıp
ölüme getirdi gemiler..

ölmeğe ve öldürmeğe gelenler bayraklarını dikip geri dönseler bile kesik kolunu Somali'de bırakan Torinolu tornacı artık çelik çubukları ipek gibi öremeyece Ve kör gözleriyle bir daha Sicilyalı balıkçı deniz ışığını göremeyecek.

Taranta Babu'm Bu son mektubum Belki birbirimizi görmiyeceğiz. Belki beni kurşuna dizen namlular gelip senin memelerinde kırmızı delikler açacak

Kim ki, adaletin ve medeniyetin yolunda yürümek ister, hayatını fedaya hazır olmalıdır.
       
kızım, annem, karım, kardeşim
sen başında güneşler esen
altın gözlü çocuğum benim
bir demet mor menekşe olsun getiremedim sana!
Ne haltedek dostların karnı açtı
kıydık menekşe parasına!
 
Öküzlerimin boynuzlarında
toprağı sürüyorum sabırlı bir kibirle
toprak nemli ve ılık.
Demir dövüyorum öğleye kadar
kırmızıya boyanıyor karanlık.
Yapraklarında yeşilin en güzeli,
zeytin devşiriyorum
ikindi sıcağında
üstüm başım, yüzüm gözüm ışık.


Her akşam mutlaka misafirim var,
kapım bütün şarkılara açık.
Geleceyin suya diz boyu girip
çekiyorum denizden ağları:
yıldızlarla balıklar karmakarışık.
Benden sorulur oldu dünyanın hali
insan ve toprak,
karanlık ve aydınlık.


Anladın ya işim başımdan aşkın,
beni lafa tutma, gülüm,
ben sana aşık olmakla meşgulum.


Kimi der ki kadın
kış gecelerinde yatmak içindir.
zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki vebalimdir.

Kimi der ki kadın hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
O benim kollarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım,
Hayat arkadaşımdır.
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#9
13-04-2020, Saat:10:31 PM
Nâzım hikmet

Ve şimdi gece ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için dünya daha bizim daha yakın,

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu

Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık havada kuş kadar
çokturlar korkak cesur cahil,
hakim ve çocukturlar ve kahreden
yaratan ki onlardır, kitabımızda yalnız onların macereları vardır…

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
ak bir kuş gibi söylediklerini.
aklımda en çok kalan ne
gözümün önüne gelen
boynun mu bileklerin mi
çıplak ayağın mı
benim olurken söylediklerin mi?

Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
Her günüm mis gibi dünya
kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime uzanıyor
Senin sayende.


Senin sayende
yalnız umutlardan alıyorum balımı Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile
gülen bir Anadolu kilimi
Bir gül bahçesinde dinlendim
senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
türküleriyle kapımı çalan ölümü



Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı

Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile
gülen bir Anadolu kilimi
senin sayende

Bir gül bahçesinde dinlendim
senin sayende

Senin sayende, içeri sokmuyorum
türküleriyle kapımı çalan ölümü



Bu sıcaklarda seni düşünüyorum


Her günüm mis gibi dünya
kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.


Kar kesti yolu
sen yoktun
Gemiler geçmiyor
uçaklar uçmuyor
sen yoktun


Şehir, akşam ve sen
aydınlığınız yüzüme vuruyor
bir de saçlarınızın kokusu.


Bu çarpan yürek kimin
senin mi şehrin mi akşamın mı
yoksa benimkisi mi?
Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor
Şehir nerde bitiyor
sen nerde başlıyorsun
Ben nerde bitip nerde başlıyorum?


Beş kıtanın içinden başladı sefer
Gidildi kuzeye doğru, gidildi,
Ormanlar, kayalar, göller, denizler
Şehrine varıldı, şehir yeşildi.

Bu gelenler silâhsız adamlardı
Her birisi yüreğini çıkardı.
Her yürekte güzel bir şeyler vardı,
Hayata sevdalar ilân edildi.
Geceler beyazdı, gündüzler serin,
Örsünde sıcacık yüreklerinin
Ölüm bu sözlerden güçlü değildi.
                                                                   
Her yürekte güzel bir şeyler vardı,




İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
Öğrettiler: Aç kalmayı, üşümeyi,
Yorgunluğu ölesiye Ve birbirimizden ayrı düşmeyi.


İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
Öğretebiliriz Dövüşmeyi insanlarımız için Ve her gün biraz daha candan Biraz daha iyi
Sevmeyi…

Bu zırhları, bu orduları tanırım,
Benim de sularıma girdiler,
toprağıma asker çıkardılar
Kanıma susamıştılar.
Çalmak istiyorlardı
gözlerimin nurunu,
Hünerini ellerimin.
Döktük denize onları
1922'ydi yıllardan...

Şarkılarımız kardeştir,
İsimlerimiz kardeş,
Yoksulluğumuz kardeştir,
Yorgunluğumuz kardeş.

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa İnsan, cadde, çınar,
senin yanındalar Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor

Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor Senin dilinle,
Senin zaferin için...

Mısırlı kardeşim Biliyorum,
İstiklal otobüs değil ki
Birini kaçırdın mı, öbürüne binesin İstiklal sevgilimiz gibidir Aldattın mı bir kere Zor döner bir daha.

kardeşim Kanalın sularına karıştı kanın İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur Toprağına, suyuna karıştıkça kanı.

Yaşamış sayılmaz zaten
Yurdu için ölmesini bilmeyen millet


Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz…
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz…
dostlar kavga dostu yoldaşlar
Tek hecesiz elveda…


Çocukken sinek kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamam böceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler

ölürken başucundaydım
bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanları üstüne
yüceliği üstüne insanlığın

Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan, masmavi kundağında yatan bir nur topu, üç kilo ağırlığında. Benim oğlan

çocuklar doğdu Korede, sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Makartır kesti onları, gittiler ana sütüne bile doymadan

Benim oğlan dünyaya geldiği zaman, çocuklar doğdu Yunan zindanlarında, babaları kurşuna dizilmiş. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler

Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda, mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi. Bitlendiler doğar doğmaz kim bilir kaçı sağ kalır

Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman, ben dünyada olmıyacağım, ama harikulâde bir beşik olacak dünya, siyah, beyaz, sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik.




Haydi Güle Güle Gülüm


işte hapishanesinde Demirlerden seyrettiğim bu şehir kaplıcalar
türbeler ve kocaman bir çınardır.
Ve sahici insanları benim insanlarım nasılda perişan...


benim insanlarım nasılda perişan...



Başladı îşe Bîtîrdî îşî..Başlarken avaz avaz bağırmadı. Bîtîrdî ve :
Gelîn seyredîn, dîye dört yanı çağırmadı..O mîlyonların mîlyonda bîrîdîr.O bîr sıra neferîdîr.

O bîr yarış hayvanı değîl.
Yüzü herkesîn yüzüne benzer.
Su îçer ağzıyla ayaklarıyla gezer…
Onun îçîn ;başlıyan,bîten îş var,
sorgu soruş yok..Gîdîş var..
Duruş yok..O mîlyonların mîlyonda bîrîdîr O bîr sıra neferîdîr..


Zevcem ruhum ölümü düşünüyorum, demek ki bende...
Bir gün kar yağarken yahut bir gece
yahut bir öğle sıcağında hangimiz ilkönce nasıl ve nerde öleceğiz?


Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses, son gördüğü renk,
kalanın ilk hareketi ilk sözü
ilk yediği yemek?

Belki birbirimizden uzakta öleceğiz.
Haber çığlıklarla gelecek yahut da ima edecekler ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler...Ve kalan
karışacak kalabalığa.


Yani efendim, Zevcem Pîrâyem
ölümü düşünüyorum geçen ömrümüzü düşünüyorum.
Kederli ve rahatım Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim seninle biz birbirimizi
ve insanların en büyük dâvasını sevebildik dövüştük onun uğruna

nasıl ve nerde ölürsek ölelim seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik dövüştük onun uğruna yaşadık

            
 

Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden

ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak Yaşamak ne güzel şey diyecekler;


Ne güzel laf,
ne derin kelam?
Çok şükür

Karanlıkta kar yağıyor,
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.
Kar yağıyor. Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.


Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece?
Kar yağıyor

Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
kömür ocaklarından olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır
aldığın yarayı saklamaktadır.
varoşlarda kurşunu atan sendin
Veyahut çiftlikde Irgatlık etmişindir.
Belki küçük bir dükkanın vardı,
Renkli yemişler satardın.

Belki hiçbir hünerin yoktu,
belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi,
belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite
Bir tankın altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?



Belki yüzünün bir tarafı biraz
Dumlupınar’da yatana benziyordur
Yüzünü hiç görmedim
Adımı duymadın hiç
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim var.

Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
ıslak ayakların.Biliyorum,


Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa İnsanoğulları daha ne kadar büyük Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa Güzel gözlerindedir


Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam Onu sevmekten başka bir şey yapamam.

sayılar bebelerin kundakları sayılar tabutları şehirlerin öldürülmüş öldürülebilecek olan sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir sayılar

nedir yaklaşan bize bizden uzaklaşan nedir dünya savaşı: I dünya savaşı: II 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü 49 milyon sakat ölülerle sakatların memleketi 103 milyon nüfuslu bir memleket

gidenlerden biri evimizdendi
gitti dönmedi bir daha
19'unda mıydı 40'ında mıydı
döndü iki gözü kör

gök gözlü müydü kara gözlü müydü döndü dizkapağı kesik
döndü ve bulamadı evinin
14'ten 18'e 39'dan 45'e
10 yıl 54 milyon ölü

49 milyon sakat yeryüzünde şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç dişlerimiz dökülüyor ve yara içinde ölü derilerimiz çatlak

şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç
yıl 1962 2 avcı uçağını sofraya koysak çevirsek ete ekmeğe 40 milyon insan doyasıya yer içer 40 milyon kediye de artar ekmek


1 milyar ölü adayı ve ölüme hazır bütün toprakların yarısı bütün ağaçların balıkların yağmurların ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme hazır tepeden tırnağa


silahsızlansak bütün iklimlerde ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini çoğaltsak onları kazırdık açlığın kökünü dişlerimiz dökülmez olur çocukların kederi silinir gözlerden
eğri büğrü bacakları doğrulur




920’nin 16 Martı
uykuda kesti kafir üçümüzü,
kurşuna dizdi kafir ikimizi.
İngiliz’in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920’nin 16 Martı



Ben içerdeyim işte. Yalnızım. Seni düşünüyorum. Seni nasıl iyi, nasıl harikulade düşünüyorum bilsen! “Sevmek mükemmel iş delikanlım”

Hapisane müdürü geçen gün evlimisiniz?” diye sordu. Ben de “Nişanlıyım” dedim. Nişanlım benim! Yüzüğünü kalbimde taşıdığım sevgili! Sana öyle hasretim ki…Seni, seni, seni ve oğlumuzu doya doya kucaklarım!

Seninle beraber daha çok yerlere bakacağız nişanlım, yıldızlara, dost yüzlerine, Memedimizin gözlerine, güzel günlere, beraber yan yana bakacağız…

Önümüzde dinç, kuvvetli, dolgun ve manalı bir hayat var daha. Gönlün kocalmasın nişanlım.

ben topal bacaklı, ihtiyar bir çınar ağacına benzeyen gövdem içinde, her dem taze, her dem kuvvetli ve her dem senin ateşinle dolu, pırıl pırıl bir yürek taşıyorum.

Seni düşünürken gençleşiyorum. Bacağımın sızısı duruyor. Sen de beni düşünürken genç ol
kuvvetli ol

Karım, nişanlım, kardeşim, dostum, Güvendiğim, daima güveneceğim gözleri gözlerimin önüne getirdiğim zaman seninkiler ışıl ışıl pırıldıyor

İki yıldız gibi gözlerin, iki kocaman berrak yıldız gibi dost gözlerin gökyüzünde yolumu gösteriyorlar


Nişanlı! Artık her gece rüyalarıma giriyorsun. Rüyalarımın içinden kızıl ışıklı başın kocaman bir güneş yığını gibi akıp geçiyor. Ve ben her sabah içim aydınlık ve sevinçle dolu olarak uyanıyorum!

hakikatla karşılaşınca birdenbire ayılıyorum? Hayır. Rüyam renkleri ve sesleriyle yaşıyor…Seni ne seviyormuşum meğer!

Ben teselliye muhtaç değilim karıcığım, sen de teselliye muhtaç olma…Teselli, ekseriya, tamiri mümkün olmayan hadiseler karşısında verilir ve alınır.

Senden uzak bir senenin ne demek olduğunu kalbim yüzüme karşı haykırıyor. Fakat aklım sabret diyor, sen ona hudutsuz bağlısın, o senindir hudutsuz…


Büyük bekleyişler, felaketler büyük bağları ve sevdaları bir kat daha büyütür…

Karıcığım! Üzülme! Senin üzülmenden başka benim kendime ait olan hayat parçamı üzecek bir şey yoktur.

seni on yıl daha beklerim, diyorsun…İnanıyorum, sevinçle, neşeyle inanıyorum, çünkü ben daha on yıl yatsam sen daima içimdesin!


Karıcığım Sen meğerse nasıl her şeyimmişsin benim…Seni sevmek benim içimde, toprağı, suyu, güneşi, hayatı ve fikri sevmekle birbirine karıştı.

Sen ciğerlerimdeki nefes, gözlerimdeki ışık, kalbimdeki çarpıntı ve beynimdeki düşünce gibisin.

Neyi düşünürsem seni düşünüyor Neyi görsem seni görüyorum.

unutma ki hiçbir erkek yüreği 32 yaşında benimki gibi denizden kocaman bir sevgiyle delikanlılığını bir an bile kaybetmeden çarpmamıştır.

Ben hiçbir şey olmayabilirim, hatta şairliğim bile bir yaldız parıltısı olabilir, fakat muhakkak ki, bir şeyim, aşığım karıcığım, dolu dizgin, uçsuz bucaksız aşık…

Her şeyime sitem edebilir, her tarafımı inkar edebilirsin, fakat aşıklığımı asla!

Sevmenin bütün merdivenlerini ayak ayak yükselerek geçtim, şimdi başım doğan güneşlerin kızıltısı içinde yanan göklerdedir.


Yüreğim kocaman bir su yığını gibi ve onun aynasında yalnız senin başın var. Bütün bunları bilirsin, fakat sen bir kere daha işitmekten, ben bir kere daha tekrarlamaktan zevk alırız. Aşığız çünkü karıcığım.


Güneşte denizin sonunda mavi bir duman gibi gözümde tütüyorsun
Yeşil bir erik dalı yüreğim sen altın tüylü bir yemiş sallanıyorsun

ben böyle bir yemiş ve bir duman gibi görmenin yerine sahiden görmek istiyorum çıplak ayaklarını
sahiden dokunmak istiyorum uzun parmaklı ellerine


Biriciğim Üç gecedir rüyamdasın. Acaba ben senin hiç rüyana giriyor muyum?

Girsem herhalde duyardım. Bu kadar güzel gezinti yapıp farkında olmamam kabil değil. Ne fena, demek rüyana hiç girmiyorum. Çok bedbahtım, karıcığım.


Öyle çok şey söylemek istiyorum ki hepsini söylemek için acelemden yazım berbat okuyamayacaksın diye ödüm patlıyor.

Ne zaman kavuşacağız? Bir masa etrafında oturacağız. Bir yatakta yatacağız, yan yana dolaşacağız.

Ben sana güzel yemekler pişirip, harikulade romanları ne zaman yazacağım çıkar beni burdan karıcığım.


Seni seviyorum karıcığım. Seni bahtiyar etmekten başka bir şey düşünmüyorum. Ve demirlerimin üstüne yemin ederim ki bahtiyar olacaksın.


Doğum yeri neresi,
kaç yaşında?
Sormadım.
Düşünmedim.
Bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
Dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.


yazılan bu kitap ONA ithaf edilmiştir. Zannedersem şimdiye kadar yazdığım en iyi şiir bu olacak. Çünkü hep seni düşünerek, sana beğendirmek için yazdım.

Seni görmek, görmemek, görmeyi ve görememeyi düşünmek. Ömrümün en büyük tefekkür meşgalesi bu. Seni, senin hudutlarının dışında seviyorum,

Sen olmasan ölürdüm, diyorsun…Ben de öyle bir tanem. Ve bu böyle olduğu, birbirimizi bu kadar yaşamanın manası olacak kadar sevdiğimiz için, her şeye rağmen, yaşamaya en çok hakkı olan iki insanız…


Ve son nefesimize kadar, bütün dertlerimize, ıstıraplarımıza rağmen, yaşamanın ne olduğunu anlamış iki insan saadetiyle birbirimize kopmaz bağımızı her gün her saat biraz daha kuvvetle öreceğiz düğümleyeceğiz


Seni nasıl seviyorum, Piraye. Hayatımın en büyük nimetisin. Sana ne çok, ne anlatılamayacak, sayılamayacak kadar çok şey borçluyum.

Bazen ya Piraye olmasaydı diye düşünüyorum ve tüylerim diken diken oluyor. Benim her zaman genç, güzel, iyi ve harikulade kalacak olan Pirayendem.


Seni seviyorum. Seni öyle özledim, seni öyle çok seviyorum ki bu iki fiilden başka ne yazsam boş ve saçma ve lüzumsuz geliyor bana.

Beni kırk bir yaşımda böyle aşık ve genç bir yürekle her an yeniden yarattığın için sana minettarım.

en aşağı kırk şiirden ibaret ve sırf seni anlatan, seni nasıl sevdiğimi anlatan bir kitap yazacağım ve dünyaya nasıl sevilirmiş ve bu sevgi nasıl yazılırmış göstereceğim


Canım karıcığım, bir tanem,
Ne günlerdir bugünler, nasıl kederli, nasıl ağır, nasıl ümitli, nasıl aydınlık, nasıl kahraman günlerdir. Nasıl acı çekiyoruz, nasıl ümitli ve kahramanız nasıl sevdayla, iyilikle, nefret ve kinle doluyuz.

Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bunun ne tuhaf ne acı bir tadı var. Nasıl oluyor da iki insan birbirini bu kadar çok sevebiliyor,

Beni aşan bir iş yapıyorum.
Seni sevmek ne tuhaf şey? Neyini, niçin ve nasıl seviyorum? Yüreğini mi, evet, aklını mı evet, huyunu mu evet, Hepsi bu kadar mı? Hayır.
Çevrimdışı
General
*
3,005
mesajlar
108
konular
116
REP PUANI
Yeni Üye

Nov 2017
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#10
14-04-2020, Saat:09:09 PM
Nâzım hikmet

Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra büklüm büklüm
salkımların tanelerin tekrarı
Günlerimin tekrarı
Birbirine benzeyen
Benzemeyen günlerin.
tüm dillerde seviyorumun tekrarı
Ve yapraklarda ağacın tekrarı.
Ve her ölüm döşeğinde
acısı tez biten yaşamanın.

Çocuklar koşuyor avluda.
İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan.
Geceleyin çok büyük, evde
Herbirinde ayrı ışık,
Pencerelerin tekrarı.
Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
Dövüşmek yolunda iyinin,
haklının, doğrunun
Zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

gözyaşın ve gülümsemen gülüm,
Hıçkırıkların ve kahkahan gülüm.
Pırıl pırıl kahkahanın tekrarı.
Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra, büklüm büklüm
Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın,
Aydınlıkta yüreğimin.
Tekrardaki mucize gülüm,

ne mutlu sana
cân ü gönülden,
ferah ve emin,
«Merhaba,» diyebildin.


Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki
Bir geniş bir büyük
kurnaz ve bahtiyar

Merhaba, çocuklar.
bir büyük Merhaba demek
yüzünüze bakıp gülerek
bahtiyar kırpmak gözümü...
Biz ne mükemmel dostlarız ki
kelimesiz ve yazısız anlaşırız
Merhaba, çocuklar,
merhaba cümleten...


Açıyoruz kapıları,
Kapıyoruz kapıları,
Geçîyoruz kapılardan
Ve bîrîcîk yolculuğun sonunda
Kocalmaya alışıyorum
dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,



Anlamaya çalışıyorum inanmayı
sana Bir söz söyleyemedim.
aç karına içilen cıgaramın tadı.
Ölüm kendinden önce
bana yalnızlığını yolladı.
Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında değiller,
başlarından aşkın işleri


Hey gidi kavak hey gidi
Kavaklarını övmekten
Kuru kuruya sevmekten
Ne çıkar ki memleketim
Kara toprağa eğilip
Yüzümün terini silip
Bir tek kavak dikemedim.


Çeneni avuçlarının içine alıp,
duvara dalıp kalma!.
Çeneni avuçlarının içine alma!.
Kalk! Pencereye gel! Bak!
Dışarda gece bir deniz gibi güzel,
çarpıyor pencerene dalgalar


Gel! Dinle havaları:
havalar seslerin yoludur,
havalar seslerle doludur
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle…
Pencereye gel!
Havaları dinle bir:
Sesimiz yanındadır,
sesimiz seninledir…


bu ilk hava yolculuğum sensiz.
Elini aradım yerden kesilirken,
yere inerken de arayacağım.
Dün gece omuzların kederliydi,
Bu sabah kar aydınlığıyla uyandım.
Moskova uykudaydı,
sen uykudaydın.
Saçların saman sarısı
kirpiklerin mavi,
ve kırmızı, kalın dudaklarında keder,
belki değildi de bana öyle geldi,
kederli olmalarını istediğimden.


İyiden iyiye ağardı ortalık.
bir bulut sonsuz gökyüzünde,
belki ne gökyüzü, ne bulut,
uçsuz bucaksız mavilikte
ak bir kımıldanış,
iyimserliğin resmi, umudun.

Anadolu`mun üstündeyim
Köylerin çoktan kesiktir yolu.
Her biri karlı çöllerde bir başınadır.
Bulgur aşı yağsız.
Tezek dumanında
göz gözü görmez
Bebeler ölür
bitlenmeğe bile vakit bulmadan

Beş yüz baş zenciyi zincire vurduk,
üç direkli kadırgayı doldurduk,
aldık yükü geliyoruz !
Afrikada gözü kanlı korsanız amma Lizbonda namuslu bezirgânız
Kaçıyor kara derilerin sürüsü !
Kaçırma vur bir yandan
durma doldur öbür yandan



Mutluluk dediğin türlü türlüdür.
Diyelim ki, ilk matbaayı kazıyorsun.
Ya da diyelim ki, şair oldun şiirler yazmaya koyuldun ve bir bakmışsın ezbere okumaya başlamışlar
işçiler şiirlerini.

Mutluluk türlü türlüdür diyelim ki, ağır, ümitsiz hastasın Yarına çıkmaz ama sen yaşıyorsun!
Ya da diyelim ki, bir bahar günü rastlayıveriyorsun on beş yıldır hasretini çektiğin kadına.

Türlü mutluluklarım oldu şu hayatta fakat aslında tek bir şey hep aynı kaldı on dokuzumda Sana geldim,
Seninle yetiştim komünist oldum
ve Sana bağlılığım bâki.

Sen bu olağanüstü yolculuktaki ilk sabahsın Seninle başladı kutlu yürüyüş Sen bütün tohumların tohumusun ve dünya, dünya olalı
daha bereketli bir yağmur görmedi,
Senden başka.

Ve Sende öğrendi insanların dudakları en yiğit, en namuslu,
en dehşetli, en zarif sözcükleri.


diyelim ki, bir çift gözle karşılaştın
altın yeşil renkte iki çiy damlası parıldıyor orada, ve sen ışığın tüm parıltısını görüyorsun onlarda.



güneş ışıkları bitmez tükenmez
Şu ışığın parıltısı türlü türlü.
Ve ben de gördüm ışığın tüm parıltılarını En kudretli ve en fevkâladesi halklar okyanusunun üzerindeki


Şeytanlar zalim olur,
Zalimler: yalancı ve kurnaz,
Ama zalimler akıllı olamaz.
Köpeğim akıllıydı.

Bakmasını bilemezsen
Ağaç bile dikme.
Elinde kuruyan ağaç
Dert olur insana.


Ağlamak geliyor içimden,
Ağlayamadığım için utanıyorum.

Hayvanların çoğu insan gibidir,
Hem de iyi insan gibi.


İnsan gibiydi Kalın boynu kıldan inceydi dostluğun buyruğunda.
Hürriyeti, dişleriyle bacaklarındaydı,
Göresim gelirdi En büyük işlerden konuşurdu Açlıktan, tokluktan, sevdalardan.


bilmedi sıla hasretini cennete koymuşlar Ah, memleketim demiş.
Öldü Bu dünyada nasıl ölünürse,
İnsan olsun, hayvan olsun, bitki olsun Döşekte, toprakta, havada, suda Ansızın, bekleyerek, uykuda,
Bu dünyada nasıl öleceksek



Doğrultup belimizi kalktığımızda ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da, yaratan da biziz, bu güzelim, bu yaşanası dünyada.

Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı arkamızda kalan yollarda aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin toprakta, taşta, tunçta, Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?




Çocukların avuçlarında
günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır
avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.


Çocuklar ölebilir yarın ne sıtmadan, ne kuşpalazından düşerek de değil
çocuklar askerler gibi ölebilir yarın,
atom bulutlarının ışığında bir avuç kül bile değil arkada gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.


Bir şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Beş şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yüz şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yok olan şehirlere
şiirler yazılmayacak,
şairler kalmayacak ki

Ölülere ağlanmayacak,
ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.



Tahta, beton, teneke, toprak saman damlarımızla iki milyardan artığız, kadın, erkek, çoluk çocuk.Ekmek ve kitap hepimize yetmiyor ama keder dilediğin kadar yorgunluk da göz alabildiğine.


Hürriyet hepimize yetmiyor ve sevda hastalık ayrılık kederinden
gayrısı aşmayabilir eşiğimizi ama  
Hürriyet hepimize yetebilir Kitap hepimize yetebilir. Ormanlar kadar uzun olabilir ömrümüz.

Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
avuçlarıyla birlikte yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.
 

Tanrı ellerimizdir Tanrı yüreğimiz, aklımız her yerde var olan Tanrı,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte

İnsanlar sizi çağırıyorum kitaplar, ağaçlar ve balıklar için buğday ve pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

günlerimiz tohumlardır ve sıra
bekler avuçlarında çocukların,
ve günlerimiz çocukların avuçlarında yeşerecekler.
 

                                                      
Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok
kafanı orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler..
Şairim şiirden anlarım,



Bu bir şanlı erdir ki Rabbi bulmuş kanında Bir kere düşürmeden yüksek mağrur alnında Alevden bir sancağın taşımış gölgesini.
Memleketler çökermiş yükseltince sesini.


Tam altı yüz yirmi yıl bir nur için döğüşmüş günün birinde kafir eline düşmüş ezmek istiyor onu kırk haramiler Bu son akşam kalbi rabbi bulmazsa eğer Ormanda renklerini kaybedince her çiçek Bir vuruşta bin kesen kolları kesilecek


Şanlı esirleriyle haramiler geliyor.
Ağaçsız meydanda kütükler yandı.
karanlık yüzler aydınlandı. harami başı Bir şeyler emreyledi haydi kesiniz dedi Haydutlar çekilirken bir gölge itildi Tunç bir çehre parladı ,
Yüksek gururlu alnı geniş omuzları
Kolları kesilecek kahraman esirdir bu Ne dudak sarı ne gözde korku

Haydutlar öyle hissiz bekliyor.
Nihayet kütükler olunca bir kor,
Haydut haydi hazırlan Kolların kesilecek dedi.Zulmet parıldadı
fışkıran Kuru bir kan sesi duyuldu
Şimdi şanlı esirin tek kolu vardı

haydudun boğuk sesi baştan başa dolaştı Öteki kolu da kes! cellat
alırken baltayı yerden Haykırdı büyük şanlı mazinin yadı Birden balta esirin elinde parıldadı.
bir damla gibi kan deldiği zaman karanlığı Yıldızlar ihtiyardılar


Toprak çocuktu Yıldızlar bizden uzaktı ama ne kadar uzak,
Yıldızların arasında toprağımız
Ve Asya ki toprakta beşte birdir
Ve Asya`da bir memlekettir Hindistan Kalküta Hindistan`da bir şehirdir Benerci Kalküta`da bir insan..Ve ben,haber veriyorum size
Kalküta şehrinde bir insanı
Yürüyen bir insani zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip
başımı kaldırmıyorum
Yıldızlar uzakmış Toprak ufakmış
Umurumda değil Aldırmıyorum...
Bilmiş olun ki benim için
daha hayret verici, daha kudretli
Yolu üstünde durulan
Zincire vurulan insan.

Buyrun, oturun dostlar,
Biliyorum, ben uyurken
hücreme pencereden girdiniz.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
başucumda durup el ele verdiniz.
dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz.


.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
hoş gelip sefalar getirdiniz...
iki gözüm, merhaba.


Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
Demek ölmemişsiniz?



vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan o ilâç şişesidir rakı şişesi değil Günde elli kuruşu tutabilmek için yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne çok içerdiniz...


Bir eski Acem şairi :
«Ölüm âdildir» - diyor,-
«aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»



ne güzel güldünüz, iki gözüm.
Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...

ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım,

Dostlar beni bırakıp,
dostlar, böyle hışımla
nereye gidiyorsunuz?

Sen ey kırmızı gözlü ana,
Sen ey köprü altlarında yatan.
Sen ey meydanların sesi..
Sen ey şiirlerin şiiri,
bestelerin bestesi Sen ey kardeşim

sen ey kahrolası darağaçlık.
Sen ey her şey, sen ey AÇLIK!!!
Çıplak ayaklarına alnımı koyar
andederim ki, derim ki:
DÖĞÜŞECEĞİM benim, bizim,
onun, onların değil senin mukaddes karnın doyana kadar



Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir kızgın dişi kediler
apışları ıslak tüyleri diken diken
enselerinde diş yerleri
bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp
dolaşıyorlar gebe kalana kadar.
Mevsim bahara yakın Hava lodos



Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz.
Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız En müthiş kudretim yasak bana yeni bir hayat aşılamak,
bereketli bir rahimde yenmek ölümü sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin Mevsim bahar

cephede bir ceset örtülüyor altında karların ve başından uçan miğferi
yuvarlanıyor önünde rüzgârın...

 


Ruhum ne ondan önce vardı, ne ondan ayrı Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir...
 
İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde körler onları görmese de, yıldızlar vardır
 
Paydos diyecek bize bir gün tabiat anamız gülmek, ağlamak bitti çocuğum Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak görmeyen konuşmayan düşünmeyen hayat
 

Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha güzelim dünya elvedâ,
ve merhaba kâinat . . .
 
Balla dolu petek yani güneş dolu gözlerin sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek...
 
Ne nurdan ne çamurdan,
sevgilim, yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan...
 
Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız Ve ey güneş gözlü sevgilim bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz..
 
Aramızda sadece bir derece farkı var işte böyle kanaryam,
sen kanatları olan, düşünemeyen kuşsun, ben elleri olan, düşünebilen adam...
 
Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan dedi Hayyam Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen yırtık pabuçlu adam Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param
 
gül bahçesinden geçen yırtık pabuçlu adam dediki Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım ekmek almaya bile yetmiyor param

Ölümü, ömrün kısalığını
tatlı bir kederle düşünerek
lâle bahçesinde, ayın altında...
Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında...
 
Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...

Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...

Ben, bir insan,ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet

ben,tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben...
 
İnsan ya hayrandır sana, ya düşman.Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
 
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek..
 

Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredmeseydik ruhunu birbirimizin.

Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize...
 

Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık Sevgilim sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire alabildiğine aydınlık...
 

Gelmiş dünyanın dört bir ucundan
Ayrı dilleri konuşur, anlaşırız
Yeşil dallarız dünya ağacından
Gençlik denen bir millet var, ondanız.

Ruhum Gözlerînî yumuşacık yum
Kucağımdaymışsın gîbî bırak kendînî Nînnî unutma benî
Gözlerînî yumuşacık yum
Yeşîl ela gözlerînî
Nînnî ruhum nînnî


Sen yemîşlî dalların îçîndesîn,
Yeşîl gözlerîn güneş dolu,
Dudakların bala bulanmış
Ben Bîr ayağım çukurda…
Ben senden çok önce gîdeceğîm,
Sen bensîz kalacaksın îhtîyarlığında…


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi