Forum Gündemi:

Konu Başlığı : SADECE DÜŞÜNÜN...

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 13 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : çakyamuni
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
General
*
4,627
mesajlar
2,197
konular
1,276
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2011
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#11
20-09-2020, Saat:01:07 PM
Bir hiç olan ve bir nokta mesabesinde bulunduğun bu dünyada, nedir, nedendir, niyedir bu hep olmak ve her şeye sahip olmak arzusu? Niyedir ben üstümün, herkes benim kölemdir, tek doğru benim tavırları? Niyedir altında eşitlendiğin, eşitlenmek zorunda kalacağın dünyanın üzerinde daha eşit olmak arzusu? Herkesin kendi kaderini belirme özgürlüğünün verildiği bir dünyada nedendir bu herkesin kaderini tayin etmek isteği? Kazandığın neyi yanında götürmeye kadirsin? Böyle bir ayrıcalık mı tanınacak birilerine? Kaybettiğin bir hiçse, kazandığın bir hiçse ve bir hiçse dünya denilen şey ve dahi hiçbir şey götüremeyeceksen, bu kadar bağlanmak ve her şeyi ele geçirmek, geçirmek isterken de hiçbir değeri umursamamak nasıl bir anlayıştır? Bir kişinin kendine ait olan bir şeyi alabilirsin ve onunla helalleşebilirsin belki, çünkü bir kişiyle bunu yapmak kolaydır ya herkese ait olan bir şeyi alırsan nasıl helalleşeceksin? Bir insanteki kendisine ait bir şeyi başka bir insantekine kendi isteğiyle vermedikten sonra helalleşmek zorundadır her bir insanteki diğer bir insantekiyle. Bunun başka hiçbir yolu yoktur. Öyleyse bu kadar vurdumduymaz olmanın gereği nedir, niyedir? Bir ruh, başka bir ruha ait olan şeyi nasıl olurda rahatsızlık hissetmeden kanıksayabilir? Bizler, öldükten sonra her şeyin biteceğini, olan biten her şeyin geride kalacağını, gittiğimiz yere tertemiz gideceğimizi mi sanıyoruz acaba? Haklarını yediğimiz insanların haklarından nasıl sıyrılmayı düşünüyoruz? Böylesi bir şeye cüret edenin güvencesi nedir? Nasıl olmaktadır da böylesi bir şeye cüret edebilmektedir? İşte bu sebeple kul hakkına tasallut edene insan nazarıyla bakamıyorum ve hiçbir zaman da bakmayacağım ve benim üzerimde bu yönden hakkı bulunana hakkımı hiçbir zaman helal etmeyeceğim hatta zehir olmasını dileyeceğim. Önemli değil mi? Öyle olsun bakalım... Demek ki böylelerine bir güvence verilmiş ki, bu kadar rahatlar!          
 
Binlerce çiçeğin olduğu doğa mı yoksa tek bir çiçeğin olduğu doğa mı daha güzeldir? Hangi çiçek diğer bir çiçeği yok ederek varolabilir ve hangi doğa böyle güzel kalabilir? Her meyvenin tadı bir başka değil midir ve bu, tüm insanlık için bir lütuf değil midir? Tıpkı bunun gibi binlerce farklı insanın, kültürün olduğu ve bunlardan fevkalade bir harmoninin tezahür ettiği bir insanlık dünyası mı yoksa tek bir insan ırkının ve tek bir kültürün olduğu insanlık dünyası mı yaşanılabilirdir? Böylesi bir şey mümkün müdür ve böylesi bir dünyada yaşamanın güzelliği olabilir mi? Niçin insanlık dünyasında barış olsun için çabalamıyoruz da mütemadiyen savaşı ve kavgayı körüklüyoruz? Niye dünyayı yakıp yıkıp yaşanmaz kılıyoruz? Herkesi olduğu gibi kabul etsek, herkesin yaşamına saygı duysak ve buna mugayir hareket edeni spontane ayıklasak olmaz mı? Olabildiğince savaşlardan geri dursak, gücümüz yetiyorsa savaşları durdursak, şayet vuracaksakta ille de gel beni vur diyeni vursak hatta onu bile durdurabilecek bir yol bulsak, ille savaş diyenden, kavga diyenden tüm insanlık birleşip hesap sorsak olmaz mı? Alevi’siyle Sünni’siyle, Türk’üyle Kürt’üyle Arap’ıyla, Yahudi’si Hıristiyan’ıyla büyük bir insanlık ailesinin üyeleri değil miyiz? Büyük bir insanlık evinin misafirleri değil miyiz hepimiz? Dinen olmasa bile insan olarak kardeş değil miyiz? Herkesin hakkı değil midir yaşamak ve o hakkı hak bilip saygı duymak değil midir herkesin ödevi? Nedir paylaşılamayan? Niye bunların içerisinden çıkan savaşçılara karşı barışçılar galip gelemiyor? Bu dünyanın herkese yetecek kadar olan ve uğruna tek damla kan akıtmaya hiçbir sebebin olmadığı topraklarında bugüne kadar hep zulmün atı sürülegelmiş, niçin bundan böyle adaletin atı sürülmesin, barış ve kardeşliğin türküsü söylenmesin ve sevgi sarmasın insanlığı? Hep böyle zehir içerecek, acı çekerek, iç geçirerek mi yaşamak zorundayız? Hep uzaklara dalıp gitmek mi düşecek payımıza? Niçin iyiler üstün gelemez bu dünyada? Niçin iyiliğin atı sürülmez? Niçin insanlık toprağında sınır tanımadan, hiçbir zarar gelmeyeceği güvencesiyle özgürce atımızı süremeyiz bilmediğimiz, görmediğimiz topraklara ve hiç tanımadığımız insanlarla kucaklaşamayız, aynı sofraya oturamayız? Birileri birilerine ille zarar vermek zorunda mı ve niçin ama? Zorbalık hangi yaraya merhem, hangi derde derman, hangi çaresizliğe çare olmuştur? Bir beyaz domuz siyahi bir insanı tüm dünyanın gözü önünde alenen öldürüyor, bunu hangi cesaretle yapabiliyor? Bu nasıl mümkün olabiliyor? Bir insan huzurlu mutlu değilse, diğerlerinin huzurlu mutlu olmalarının imkânı olabilir mi? Herhangi bir insantekinin nefes alamadığı dünyada nefes alabilecek kim olabilir? Hiç mi gülmeyecek bu insan dediğimiz? Nasıl güleceğiz ve nasıl mutlu ve huzurlu olacağız her birimiz? Herkesin gülmesi herkesin hakkı değil midir?
HER ŞEYİ SORGULA. 
VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
Çevrimdışı
General
*
4,627
mesajlar
2,197
konular
1,276
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2011
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#12
21-09-2020, Saat:06:13 AM
Bir insantekini düşünün. Mutlak günahsız, mutlak hatasız, mutlak masum olarak doğuyor değil mi? Yani yaşayacağı dünyaya tertemiz geliyor. Toplumun en küçük nüvesi olan ailenin üyesi oluyor, dünya hakkında bilgi sahibi olan ve toplumla tanışıklık kesbetmiş bir yapının yani. Ama büyüdükçe toplum diye devasa bir canavarla birebir tanışıyor. Tedricen kirlenme başlıyor. Zira içinde bulunduğu toplumun yaşam serüvenine iştirak ediyor ve her adımda doğal gözlem yapıyor, etkileme ve etkilenme sürecine dâhil oluyor. Süreç içerisinde adeta bir canavara dönüşüyor. Şimdi böylesi bir durumu münhasıran insantekine izafe edebiliriz. Evet, insanteki kendisini koruyabilir belki ama bu hiçte kolay bir şey değildir. Çünkü insan bir can sahibidir ve her adımın da toplumun kuşatması altındadır, handiyse tüm hayatını belirleyen ögeler; toplumdan neşet eden olgulardır, normalardır, formlardır ve bitevi kendini bunlara göre ayarlamak zorundasındır. Duyguları, düşünceleri mündemiçtir insanteki varoluşu mucibince yani her boyutuyla etki altında kalmaya daha fazla açık olandır ve üzerinde ki etkiyi kuvvetli hissedendir. Keza ziyadesiyle acizdir, zayıftır, muhtaçtır topluma nazaran. Binaenaleyh, bir taraftan içinde bulunduğu toplumu etkilerken, diğer taraftan içinde bulunduğu toplum tarafından etkilenmektedir. Yani o bir toplum yaratımında etkin bir konumda iken, toplumda onu yaratmaktadır bir yerde. Tabi burada devasa yapısıyla toplum daha öne çıkmaktadır. Çünkü tüm mekanizmalar üzerinde egemen olan toplumun kendisidir ama insanteki bir çarkın tek dişlisi kadar bile belirleyici değildir. Yani etkisi olabildiğince zayıf kalırken, etkilenmesi oransal anlamda daha kuvvetlidir.  Peki, böylesi bir durumda, bizler, toplum, insantekinin hizmetinde olmalıdır mı diyeceğiz yoksa insanteki, kendisine bünyesinde yer açan, onu tedricen yaratan ve yaşamasına olanak sağlayan topluma kurban mı olmalıdır diyeceğiz? Elbette toplum ve onu tümel anlamda ifade eden yani en üst düzeyde hegomanik bir güç olarak karşımıza çıkan devlet dediğimiz şey insantekinin hizmetine amade olmalıdır, bilakis insanteki devlete kurban edilmemelidir. Burada şöyle bir detayda spontane tezahür etmektedir; bir insan, devlete, ki bir nevi çendan güvenliğini temin eden mekanizmaya kurban edilmiyorsa, başka hiçbir yapıya hiçbir koşulda ve şartta zaten kurban edilemez, edilmemelidir ama edilmekte istenmektedir. Ki, insanteki, zaten iktiza eden zamanda, koşulda ve şartta vatana kurban olmaktadır ve üstelikte bu kurban olma durumu gönüllülük esasına dayanmaktadır, bir de onu metazori kurban etmenin anlamı yoktur ve bu ahlaki ve adilde değildir, insani de.
 
Bu dünya, içine doğan her canın evi değil midir? Her can belki bir ev içine doğmaktadır ama doğduğu evde bir ev içinde değil midir ve birisi öznel bağlamda evi iken diğeri nesnel bağlamda evi değil midir? Doğal olarakta içine doğduğu ailedeki daha önce doğanlarla kardeş olduğu gibi doğduğu evin içinde olduğu ev olan dünya evinde doğanlarda kardeşi değil midir? Öyleyse herkes herkesi kardeş bilmeli değil midir? Kim kardeşine kötülük edebilir? Peki, nedir bu düşmanlık, nedendir? Herkese ait olan bir evi münhasıran kendininmiş gibi algılayıp, orada kafasına göre yasalar çıkarıp, insanlara doğdukları evi zindan etmenin kime ne faydası vardır? İnsanları nefes alamayacak hale getirmek kime ne fayda sağlayabilir acaba? Tüm insanlar kardeş oldukları bilinciyle kenetlenip birleşik güç olup yine kendi içlerinden çıkmış olan ama kendilerine ihanet yolunu intihap eylemiş bulunan ve zalimlikle varolma yolunu tercih eden kardeşlerine karşı aşılmaz bir barikat olmalı değil midirler? Hangi olgu, hangi değer zulmü hoşgörüyle karşılamamızı makul gördürtebilir bize? Biz zalime ne kadar dik başlı olacaksak, mazlum karşısında da başımızı o derece eğmeli değil miyiz? Herkesin hakkının olduğu bir evin arazisinde o hakkı hak bilip hak sahibine teslim etmeli değil midir ve tüm haklara çökmek isteyene geçit vermemeli değil midir? Niçin herkese ait olan bir evde, kula kulluk olsun ve kölelik hüküm sürsün? Orada ki her bir insanteki toprağında yaşadığı evin sahibidir ve kendi başına bir sultandır orada? Çünkü insanteki dünyanın sultanıdır. İnsanlık tarihi sürecinin büyük bölümünde zalimler atlarını sürmüşler insanlık toprağında dilediklerince. Mazlumların da sırtlarına yapışmışlar kan emici bir kene gibi. Ve kanları dökülmüş boyun eğmeyenlerin. Peki, niçin hep böyle sürüp gitsin, insanın kaderi midir bu? Geçen günler bizim değilmiş ama niçin gelecek günler bizim olmasın? Niçin hakkımızı bilip, bizden alanlardan istemeyelim? Niçin gülenler biraz beklemesinler de bizler gülenler olmayalım artık? Niçin halklar hür, insanlar bağımsız olmasınlar? Artık dünya zalimlerin değil insanların dünyası olmalı değil midir? Herkes verdiği emeğin, döktüğü terin ve yaşın karşılığını almalı değil midir? Herkes birbirini kardeş bilmeli ve birlikte eğlenip birlikte gülmeli değil midir? Böylesi günleri görmeli ve gördükten sonra ölmeli değil miyiz hepimiz? Niçin görmeden ölelim? Hangisini kader kılmalıyız kendimize?
HER ŞEYİ SORGULA. 
VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
Çevrimdışı
General
*
4,627
mesajlar
2,197
konular
1,276
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2011
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#13
Dün, Saat:06:56 AM
Haddizatında politikayla pek işim olmaz ve girmekten de hazzetmem politikanın kanlı, kirli, karanlık, bulanık ve insan yutucu, boğucu sularına. Keza politika tefrikanın da başat müsebbibidir, kardeşi kardeşe düşman ettiği yalan değildir. Başka türlüsü kabil midir? Kim bilir? Çünkü politikaya girildiği zaman illaki netameli mevzulara dokunmak zorunda kalınır ve söyleyecek çok şey olur. Dünya güvenli bir yer değildir! Misal; İranlı komutanın katli, Kaşıkçı olayı, içeriye dönük olaylar vb. nice olaylar konusunda illaki çözümlemeler yapılır, fikirler serdedilir ve tabii ki de bunlar indi mülahazalardan, öznel yorumlardan ileri giden şeyler olmaz ama bunlar bizim işimiz değil. Binaenaleyh, kendi dünyamızda fikirlerle cebelleşmek daha iyi geliyor diye düşünüyorum, çünkü bu iyileştiriyor yahut sakinleştiriyor. Geçelim! Bir kezliğine pek politika sayılmaz ama yine de politikayla iltisakı olan bir olay hakkında yüzeysel olarak naçizane birkaç şey söylemek geldi içimden, çünkü içimi çok acıttı, benzeri nice şeylerin acıttığı ama susmak zorunda kaldığımız şeyler gibi. Vahşi kapitalizmin merkezi ve merkezinden tüm dünyayı kontrol eden jandarması konumunda olan ABD de alçakça, aşağılıkça, vahşice bir cinayet işlendi, insanlığın gözü önünde. ABD, Küresel Derin Emperyalizmin silahıdır yani dokunan ama dokunulmayan maşadır! İstendikten sonra mebzul miktarda sebep bulunabilir hatta farklı kulvarlara dönük sorgulamaların tetiklenmesi içinde işlenmiş olabilir. Olan her şeyin bir sebebi vardır ama yine de insan eliyle tutuşturulur her ateş, çünkü yeniden şekillendirmek icap etmektedir insanlığı ve dünyayı. Ne ekersen onu biçeceksin, elma ağacı diken armut toplayamaz! Münhasıran düşünelim ve kendi kafamızla düşünelim. Hangi sonuç tezahür etmesin ki, bir sebebi olmasın? Sebepsiz sonuç olmaz. Keza her hareket bir gayeye mebnidir, ister olumlu olsun, ister olumsuz. Hareketimizi biz belirler ve kontrol ederiz ama! Şu âlemde tek bir şey olmasın ki, olmasının altında bir sebep bulunmasın. Var olan her şeyin ontolojik bağlamda bir hikmeti ve dünya hayatı bağlamında da bir sebebi mutlaka vardır. Geçelim! Küresel deli, katil bir faşisttir. Elbette ataları da katildiler. George Floyd’u öldürten de tam karşımızdadır. Elbette bir hedefe matuftur ve bunu münhasıran kendisi ve sırtını yasladığı büyük efendileri bilmektedir. O hem vahşi bir kapitalisttir hem de azılı bir faşisttir. Çükü faşizm ve kapitalizm ikisi eşgüdümlü hareket eder yani iç içe gibi şeylerdir. Birbirlerini beslerler. Faşizm olmasa kapitalizm, kapitalizm olmasa faşizm olmaz kolaylıkla. Bu yöndeki meyillerin farklı taktikleri ve izdüşümleri vardır. Orası bizim işimiz değildir. Bunu niye yaptı? Elbette bir sebebi vardır. Bazen işlenen cinayetler kutsallarla makulleştirilmek ve normalleştirilmek istenirler. Yani dine de cinayeti onaylatmak, bir nevi dini cinayete alet etmek isterler. Zaten dinin alet edilmediği hangi alan yoktur ki, din adeta bir tecime aracı olmuştur, alınıp satılan bir meta derekesine indirgenmiştir. Geçelim küresel faşist delinin alçakça cinayetine: Elbette bu netameli bir yeltenmedir ama yine de sebepsiz değildir, mutlaka büyük mikyasta bir sonuç doğurması arzu edilen ve küçük mikyasta tahakkuk eden bir durumdur. Tahlili bizim işimiz değildir. Daha önce demiştim ve yine söylüyorum, dünyanın yönü zifiri karanlığa doğru gidiyor, zaten karanlıktayız ve daha da karanlığa hazır olmalıyız. Ve bu spontane gelişen bir durum değildir. Sistemli, denetimli, bilinçli bir yöneltmedir. Her koyun kendi bacağından asılır; küçük mikyasta doğruluğu bulunan ama büyük mikyasta doğru olmayan bir sözdür. Tepkimizi elbette koymalıyız ama teennili de olmalıyız. Akıl boşuna verilmedi ve kafa denilen kavanozda çürümek için durmuyor!
HER ŞEYİ SORGULA. 
VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
Çevrimdışı
General
*
4,627
mesajlar
2,197
konular
1,276
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2011
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#14
2 saat önce
Sorunun nereden kaynaklandığını bilmezseniz çözüm üretemezsiniz. Bu yüzden ilk evvelde sorun nedir, nereden ve nasıl neşet etmektedir tespit edeceksiniz ki (((ki, bunda da olabildiğince samimi, ciddi ve namuslu olmalısınız))), nasıl, ne şekilde giderileceği yönünde çözümler üretilebilsin. Ama buna cesaretiniz olmalıdır! Bir fabrikanın elektriği sürekli gidiyorsa ve işler sürekli aksıyorsa, durmadan atan şarteli mi kaldırıp durursunuz yoksa sorunun ne olduğunu tespit etmek için tahkikat mı yaparsınız sorunu temelli ortadan kaldırmak için? Elbette temelli çözüme başvurmamız icap eder değil mi normal işleyen mantığa göre? Ama öyle olmuyor işte. Böyle yapan tek bir kişi var mı? Bendeniz göremiyorum maateessüf. Bilakis kendi ellerimizle bile isteye sorunları üreten bizleriz. Çünkü sorunlar varsa biz varız. Sorun ortadan kalktığında bizim varlığımızın da anlamının kalmayacağını biliyoruz. Bir de çözümün kaynağı olan akıl bağımsız olacak ki, gerçekçi çözüm önerileri ortaya konulabilsin. Akıl akıldan üstündür diye bir şey vardır ama o bir şey bu dünyada yoktur. Çünkü bu dünyada fazla akıl, işleri şirazesinden çıkarır diye düşünüyoruz yani bencilliği tercih ediyoruz. Her şeyi ben bilirim ya da biz biliriz modunda hareket ediyoruz. Çendan böylesi bir şey bizde yok maalesef. Bizler alelade yaşıyoruz, günü kurtarma odaklı yaşıyoruz. Bu yüzden de sorunlara odaklanmıyoruz. Çünkü faniyiz ve bu fani dünyada maişetimizi temin edecek maddiyata muhtacız (((elbette gerçekte böyle bir şey olamaz, olmamalıdır ama oluyor işte))). Öyleyse gerektiği kadar maddiyatı biriktirmeliyiz ilk evvelde değil mi? Yani derdimiz çözüm üretmek değil birikim yapmak olmalı diye düşünüyoruz. Bu yüzden de hiçbir zaman kalıcı çözümlere yönelmiyoruz. Sorunlar birikiyor ve gün gelip altından kalkamaz hale gelince güya çözmek istiyormuşuz gibi davranıyoruz ama artık vakit o vakit olmuyor. Binaenaleyh, bitevi kaybedenler oluyoruz. İşte bu sebeple insanın hür ve bağımsız olması sonsuz mühimdir. Çünkü insan, insana tapıncı bırakınca ve bağımsız kalınca ve bağımsız kararlar almaya başlayınca, dünyaya bakışı daha bir başka oluyor, göremediklerini görüyor, duyamadıklarını duyuyor, hissedemediklerini hissediyor, düşünemediklerini düşünüyor ve yeniden insanlığını hatırlıyor ve adeta yaşama yeni doğmuş gibi oluyor. Ondan sonra da sorun nedir, çözüm ne olmalıdır daha berrak algılıyor. Her şeyin başı temiz niyet, samimiyet, ciddiyet, özetle insaniyet! O da bizde yok…
 
Lütfen düşünelim! Bir insan göz göre göre boynuna acımasızca basılıyor ve öldürülüyor yahut başka şekillerde. Böyle bir hakkı var mı herhangi bir insantekinin? Senin vermediğin, senin olmayan, seninle hiçbir ilgisi de bulunmayan ve üzerinde zerre tasarruf sahibi olmadığın bir şeyi hangi hakka ve hukuka istinaden yok edebilirsin? Bu dünyanın kralı yok ki, kölesi de bulunsun! Öldürenin vermediği can öldüren tarafından yok ediliyor. Nasıl bir cürettir bu? Kimsin sen pezevenk, babanın evinde misin, aldığın canı sen mi veriyorsun, kaderleri tayin hakkı mı verildi sana, dizayn etmeye tevessül ettiğin dünyada münhasıran sen mi yaşıyorsun? Sonradan, olmuş bir kere denilip sıyırılabilinecek bir durum mudur bu? Bir canı almanın muayyen sebepleri olabilir elbette ama iş olsun diye de cana kastedilmez değil mi? Kastedildiğinde neler olunacağı tahmin edilemez mi? Kuşkusuz edilir, belki de tepki zihinde ölçülüp biçilmektedir ve ona göre bir etkide bulunulmaktadır. Sırf dünya menfaati uğruna böylesi alçakça bir işe tevessül edilebilir mi, edene ne denir? Bir insan kardeşinizin canına taammüden kastedildiğinde ne yaparsınız? Öylece susup oturur musunuz? Bir şekilde tepkinizi ortaya koyarsınız değil mi? İnsani bir şeydir bu. Tıpkı herkese ait olan bir tarlada herkesin ölümüne çalıştığı halde hiçbir şey alamayıpta, birilerinin hiç çalışmadan çalışanların ürettiklerinin üzerine konması sonucunda öylece susup oturamayacağınız gibi. Birilerinin dünyasına gelmedim ki, birilerinin kulluğunu tolere edeyim yahut birilerinin nefislerinden fışkıran ve menfaatlerini temin etmeleri için teşekkül ettirilen yasalarına boyun eğeyim. Öyle değil mi ama? İnsan öyle bir kıskaca alınıyor ki, nefes alamaz hale getiriliyor ama yine de deniyor ki, tahammül etmelisin. Peki, niçin ve nasıl ama ve kim için kime? İnsan onuru diye bir şey yok mudur? İşte Faşizmin ve Kapitalizmin dünyası böyle bir dünyadır, şiddetten beslenirler, terden, kandan, yaştan, emekten beslenirler, ezdiklerine her türlü uygulamayı reva görürler ama yine de ezilenlere seslerini çıkarmamalarını öğütlerler. Yani ben seni öldürebilirim ama sen itiraz edemezsin. Velakin asıl yaptıkları şey şudur arka planda; önce şiddete yönlendirirler, şiddete başvurulduğunda da hemen suçlarlar ve yok etmeye yönelirler. Yani kendisi hiçbir zaman suçlu olmaz, suçlu hep karşısında duranlar olur. Kimin dünyası lan bu dünya! Bırakmayacağız!
HER ŞEYİ SORGULA. 
VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi