Forum Gündemi:

Anket Başlığı: tefsirlere devam edilsin mi? faidesi oluyordur inşallah.
Bu ankette oy kullanma yetkiniz yok.
evet
100.00%
1 100.00%
hayır
0%
0 0%
Katılımcı sayısı: 1 100%
* Siz bu anket için oy kullanmışsınız. [Anket Sonuçlarını Göster]

Konu Başlığı : Kalem suresi (derleme) tefsiri. (1-10 )

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 0 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : derlemetefsir
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
Yeni Üye
*
4
mesajlar
4
konular
2
REP PUANI
Yeni Üye

Dec 2020
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#1
New  14-12-2020, Saat:10:10 AM
KALEM

Kalem sûresini üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-7) ilk olarak kaleme ve yazıya yemin edilir. Sûrenin başındaki nûn hurûf-ı mukattaadan biridir. Bu harfin “hokka, mürekkep, balık” gibi anlamlara geldiği ve rahmân isminin son harfi, dolayısıyla bir ismin rumuzu olduğu ifade edilmekle birlikte (Fahreddin er-Râzî, XXX, 77) sûre başlarındaki diğer harfler gibi o da müteşâbihtir. Öte yandan kaleme ve yazıya yemin edilmesi Kur’an’ın okuma yazmaya verdiği öneme işaret eder. Bu bölümde inkârcılar tarafından Hz. Peygamber’e yöneltilen iftiralara cevap verilerek onu aşağılamak ve gözden düşürmek isteyenlerin iddiasının aksine Resûlullah’ın mecnun olmadığı ve yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu vurgulanır; kimin çarpılmış, akıldan yoksun kalmış olduğunu yakında herkesin göreceği belirtilir.

Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 8-47) başkalarını çekiştirme, insanlar arasında söz götürüp getirme, iyiliğin amansız düşmanı olma, saldırganlık ve kabalık gibi ahlâkî zaaflara dikkat çekilir (âyet 8-16). Bu âyetlerin, Hz. Peygamber’e düşmanlığı ile tanınan Velîd b. Mugīre ve Ahnes b. Şerîk gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri hakkında nâzil olduğu nakledilmektedir (Süyûtî, s. 204). İnsanların onur ve şahsiyetini hedef alan, dolayısıyla ferdî ve içtimaî ahlâkı zedeleyen bu davranışların zikredilmesiyle bir taraftan adı geçen kişilerin karakterleri yerilirken diğer taraftan müminlerin bu niteliklerden uzak durmaları konusunda uyarıldıkları anlaşılmaktadır. Bu bölümde ayrıca, kendilerine verilen nimetlere karşı nankörlükleri yüzünden bu nimetlerden mahrum bırakılan kişilerle ilgili bir kıssaya yer verilerek (âyet 17-32) nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın ve başkalarının haklarına tecavüz etmenin sonucu anlatılır, mal ve evlâdın aslında bir imtihan vesilesi olduğu vurgulanır. Bu âyetlerde insanların sadece yoklukla değil nimetle sınanmalarının da ilâhî bir kanun olduğuna işaret edilmektedir. Daha sonra inkârcılara ardarda yöneltilen çarpıcı sorularla (âyet 35-47) onların üstünlük iddiaları reddedilir ve inançlarının hiçbir temelinin olmadığı belirtilir. Âhirette kendilerini bekleyen korkunç son hatırlatılarak kıyamet sahnelerinden biri etkileyici bir üslûpla tasvir edilir.

Üçüncü bölümde (âyet 48-52) nüzûl sırasına göre ilk defa bir peygamber kıssasına yer verilerek Hz. Yûnus’un yaşadığı tecrübe aktarılır. Resûlullah’ın mâruz kaldığı sıkıntılara karşı sabretmesi istenir; bu şekilde hem kendisi hem de ona inananlar teselli edilir. Burada, kâfirlerin Kur’an’ı işittikleri zaman Hz. Peygamber’i neredeyse gözleriyle devireceklerini ifade eden 51. âyetin Kureyş’ten bir grubun Resûlullah’a bakıp, “Ne onun gibisini ne de getirdiği delillerin benzerini gördük” demek suretiyle ona nazar değdirmek istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Vâhidî, s. 249). Nitekim Hasan-ı Basrî nazara karşı bu âyetin okunmasını tavsiye etmiştir (Zemahşerî, IV, 148; Fahreddin er-Râzî, XXX, 100). Sûre Kur’an’ın insanlar için bir uyarı olduğunu ifade eden âyetle sona erer.

Dinle, ey insanoğlu! Elif, Lâm, Mîm gibi, ya da buradaki Nûn gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem lafzı, hem de manasıyla eşsiz birer mucize olan bu mesaja kulak ver
İlâhî vahyin aydınlığını sembolize eden ve onun insanlığa ulaştırılma aracı olan kaleme ve onunla yazılan bu yüce Kur’an[/size]

Kur’an’ın iniş sürecinde mukatta‘ât (veya fevâtih) adı verilen harflerin yer aldığı ilk sûre. Taha ve Yâsîn ihtilaflı olmakla birlikte, 29 sûrenin başında, harf sayısı itibarıyla 1’den 5’liye kadar değişen ve Arap alfabesinin yarısı olan 14 çeşit harften oluşan bu harfler hakkında 40’a yakın görüş vardır. Yahudiler ebced hesabına yorup ümmetin yaşını hesap etmişlerdir. Bunların sembol olduğunu söyleyenler, neyin sembolü olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas Allah’ın en büyük ismi olduğunu düşünür, ancak “nasıl telif edileceğini ben de bilmiyorum” der. “İlâhî esmanın, meleklerin, elçilerin, başında geldiği sûrelerin sembolüdür” diyenler olmuştur. Bunların uyarı olduğunu söyleyenler de ikiye ayrılmıştır. Mesela Ebu Hayyan müşrikleri uyardığını söylerken, Râzî, vahye hazırlık babında Allah Rasûlü’nü uyardığını söyler. İbn Hazm, Kur’an’da tek müteşabihin mukatta‘at olduğunu söyler. Hz. Ebubekir’e göre, Allah’ın Kur’an’daki sırrıdır. Arapların bu harfleri inkâr ettiğine dair bir bilgi ulaşmadığına göre, bilinen bir işleve sahip olduğu düşünülmelidir. Kaldı ki Kur’an’da ‘anlam dışı’ hiçbir şey bulunmamaktadır. Tutarlı bir yoruma göre, bu harflerin başında geldiği sûreler Kur’an’dan söz ederler. Ne ki Ankebût ve Rûm bunun istisnasıdır. Kaldı ki başında Kur’an’dan söz ettiği halde mukattaatla başlamayan birçok sûre vardır. Müberred, Ferrâ, Taberî, Zemahşerî, Kurtubi, İbn Teymiyye, İbn Kesir gibi birçok otoriteye göre harfler Kur’an’ın mucize oluşunu ifade eder. Zımnen; “Kur’an kimsenin benzerini getiremeyeceği bir mucizedir, ilâhî kelâmdır. Eğer değil diyorsanız, işte harfler elinizde, haydi bu harflerle siz de benzerini getirin” anlamına gelir. Fakat, Kur’an bu meydan okumayı zaten açık ve net olarak birçok yerde yapmıştır (2:23; 10:38; 11:13; 17:88; 52:34). Böylesine üstü kapalı bir yöntem, “meydan okuma” (tahaddi) kavramıyla pek de mütenasip durmaz (Ayrıntılı bir tahlil için bkz: Âişe Abdurrahmân, el-İ‘câz, s. 139-179). Nûna “hokka, cennet nehri, nurdan bir levha, büyük balık” mânası verenler de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde nûn ve’l-kalem, “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir. Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir. Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bizce bu harfler, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden aktardığının yaşayan belgesi olarak orada durmaktadır. [5228] Kalem, söz ile yazı arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhatap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen ‘Alak 4-5’te olduğu gibi, burada da Allah Rasûlü’nün dikkati “kaleme” ve “yazıya” çekilmektedir. Bununla, sözlü kültürün mensubu olan Allah Rasûlü’ne, vahyi kayıt altına aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir. Allah Rasûlü’nün vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu, mukatta‘a harfleriyle başlayan sûrelerin ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumuna da uygundur.


[font="EB Garamond", serif]2.Ey Muhammed[/font]! Rabb’inin[font="EB Garamond", serif] [/font][font="EB Garamond", serif]sana vahyettiği bu Kur’an [/font]nîmeti şâhittir ki, sen asla bir deli değilsin! (cinlenmiş)

  
 Mecnûn ile bilinen anlamda bir “deliliği” değil, Cahiliyye tasavvurunda önemli bir yeri olan “cin tasallutunu” kastediyorlardı. [5230] Zemahşeri ve birçok dil otoritesinin ziyade addederek tekit işlevi yüklediği bi-ni’metideki bâ ziyade değildir. Rabbinin nimeti sayesinde, senin cin musallat olmuş biri olma ihtimalin sıfırdır; aksine sen akıl, muhakeme, basiret ve feraset açısından kâmil birisin. (Bu konuda emek mahsulü bir okuma için bkz: Âişe Abdurrahman, el-İ‘cazu’l-Beyanî, s. 181-189). Mecnûn; cinlerle irtibatlı olan, cinlerin yönlendirdiğine inanılan irâdesi zayıflamış kişidir. Kalemin yazdığı sözler şahittir ki elçi bunları görünmeyen bilinmeyen duygu ve düşünce, kuruntu ve zanlarla uydurmadı. Kalem elçidir satır satır yazılanlara karşı çıkanlar elçiyi suçlamaktadır, halbuki elçiye zeval olmaz.
Kur’an’ın Tevhid mesajı karşısında sarsılan, şaşkına düşen ve paniğe kapılan Mekke oligarşisi, çıkarlarını muhafaza etmek, dolayısıyla adaletsizliğe dayalı mevcut düzeni korumak amacıyla iftira ve kara propaganda yoluna başvurmuş, Hz. Peygamber’i “mecnun” ve “meftun” olmakla itham etmişti. Oysa aynı insanlar, risâlet öncesinde onu “el-Emin/en güvenilir” kişi olarak nitelendiriyorlardı. “Mecnun” (“C-n-n/gizledi, karanlığa boğdu, karanlık ile örttü” kökünden), kısaca “aklı karanlığa boğulmuş, aklî muvazenesini yitirmiş, deli” anlamına gelir. Nitekim “cunûn”, “nefs ile akıl arasına perde girmesi”dir ki, bundan ötürü “nefsi ile aklı arasına perde girdi, bundan dolayı aklı karıştı” denmektedir(1). “Cunne”, “delirmek, çıldırmak”; “cenne cunûnuhû”, “deli gibi heyecanlanmak, kendini kaybetmek, çılgına dönmek”; “cinnet”, “delilik”; “tecenne”, “delirmek, çıldırmak”; “istecenne”, “örtülmek, gizlenmek, birinin delirdiğini düşünmek” demektir.
Mekke oligarşisinin Hz. Peygamber’i “mecnun” -ve ileride görüleceği gibi “meftun”- olarak nitelendirmesinin tek nedeni, Allah’tan başka güç-kuvvet ve otorite sahibi, terbiye edici ve kanun koyucu tanımayan, Allah’ın arzında rablik ve ilahlık taslayan servet ve iktidar sahiplerini yerden yere vuran, köle ile efendiyi eşit hale getiren, dolayısıyla sınıf farkını ortadan kaldıran, imtiyazlara son veren ve cahiliye ahlakını mahkûm eden Tevhid mesajıydı. Toplumlarından kopmuş birkaç Hanif’in dışında hemen herkes “Böyle gelmiş böyle gider” diye düşünürken, içlerinden birinin çıkıp statükoya başkaldırması, hâkim sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla paravan olarak kullandıkları üç yüz altmış putun tümüne birden “Lâ” demesi, insanlar arasında takvadan başka üstünlük ölçüsü tanımaması akıl almaz bir işti. Bunu ancak aklından zoru olan, kendini kaybetmiş, delirmiş biri yapabilirdi. Arkadaşlarının öyle olmadığını bildikleri halde onu etkisiz kılmak ve tehlikeyi büyümeden bertaraf etmek amacıyla önce iftira ve kara propaganda yoluna başvurarak ona “mecnun” -ve “meftun”- dediler.
O çok güvenilen Muhammed (as) “pasif iyi” olduğu dönemlerde Mekke’nin en gözde kişilerinden birisiydi. Hılfu’l-Fudûl denilen ve günümüzde “erdemliler hareketi” veya “sivil toplum kuruluşu” diyebileceğimiz bir teşkilatın üyesi idi. Hacer-i Esved’i yerine koyacakları sırada tartışan ve kavganın eşiğine gelen Mekkelileri ikna etmişti. Bunun için bir bez parçasının içerisine koydurduğu “Siyah Taş”ı her kabilenin bir kenarından tutabileceği şekilde yerine koydurarak bir anlamda büyük bir felaketi önlemişti. Keskin zekâsı, feraseti ve harika dürüstlüğü sayesinde sıradışı bir fert olan Hz. Muhammed ne zaman ki peygamberlikle buluşturuldu, müşriklerin düşmanlığı da o zaman başlamış oldu. “Pasif iyi”den “aktif iyi”ye dönüş gerçekleşince işin rengi de değişmiş oldu. Artık ona türlü türlü iftiralar atmaktan ve yakıştırmalarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Onların düşmanlık dolu suçlamaları Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e yönelikti. Yüce Allah, Mekkeli müşriklerin “Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in uydurması” veya “öncekilerin masalları” olduğu şeklindeki suçlamalarını reddettiği gibi, Kur’ân’ın şeytanın sözü olmadığını, onu şeytanların indirmediğini, hiçbir şekilde şaka ve lakırdı olmadığını da beyan etmektedir. Bu konuda Kur’ân’da çeşitli bilgiler yer almaktadır.
Buradaki نِعْمَةِ nı‘meh kelimesi bir taraftan Hz. Peygamber’e yöneltilen mecnunluk suçlamasının doğru olmadığını ortaya koyduğu gibi, diğer taraftan da durumunun bir nimet ve ikram yansıması olduğunu ifade eder. “Rabbinin nimeti sayesinde sen mecnun değilsin” demek, aynı zamanda “Sen Rabbinin nimeti vesilesi ile hakikat üzeresin, yani peygambersin” anlamına da gelmektedir. Böylece âyette söylenen şey, “Hz. Peygamber’in mecnun olmadığıdır”; söylenmek istenen ise “onun Yüce Allah’ın bir peygamberi olduğunu ortaya koymaktır.”


      [font="EB Garamond", serif]3.Tam aksine; sen, bütün bu eziyetlere sabırla göğüs geren aklı başında ve son derece temiz yürekli bir insansın! Bizzat Kur’an, bunun en açık delilidir. Bundan dolayı, seni Rabb’inin katında bitip tükenmek bilmeyen muhteşem bir [/font][font="EB Garamond", serif]ödül bekliyor.[/font]
Zımnen: Rabbinin vahyi tenzil vasfı gereği peyderpey ve kesintili olsa da, ödülü kesintisizdir.

Bu âyet, bir önceki âyetin bir anlamda destekleyicisidir. Hz. Peygamber’in mecnun olmadığının beyan edilmesinin ardından, ona çok daha güçlü bir moral desteği sağlanmaktadır. Bu bağlamda kendisine başa kakılmayan, ardı sırası kesilmeyen ya da hiç kimse tarafından engellenemeyen bir ödülün veya sevabın verileceği, hatta verildiği ifade edilmektedir. Üstelik hem anlamı kuvvetlendirici اِنَّ inne edatı, hem de kullanılan devrik yapı, yani لَكَ leke kelimesinin اَجْر ecr kelimesinden öne alınması bu sevap veya ödülün ona ait olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır.

مَمْنُونٍ memnûn kelimesinin asıl anlamı “başa kakmak, eziyet edilmek” olduğu için Kur’ân’da bu kelime, yapılan infakın karşılığında insanlara eziyet edenlerin kınandığı bir içerikte kullanılmaktadır. Ayrıca, Müslüman oluşlarını bir minnet aracı haline getirenlerin kınanması bağlamında da daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır. Ancak, cennet ödülünü açıklayan konumdaki anlamı, ödülün ilâhî iradeye bağlılığını, başkası tarafından sevk ve kontrol edilemediğini, dahası, başa kakmak ve eziyete konu edinmek gibi bir durum arz etmeyeceğini ifade etse gerektir.   

 

4.Sen kesinlikle evrensel bir ahlâk üzeresin.

 el-Hulk, “ben’in tabiatı, kişilik”. “Yaratma ve yaratık” anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”, adeta Allah Rasûlü’nün “neden ben” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu âyet, “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (42:52) âyetiyle birlikte düşünüldüğünde, “Sen kitap nedir iman nedir bilmezken de muhteşem bir ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din akaid, ahlâk, ibadet, muamelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet, din binasının temel katının ahlâk olduğunu ifade eder. Allah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel, Kur’an sayesinde bilfiil hayata dönüşmüştür. Hz. Âişe’nin, Allah Rasûlü’nün ahlâkını soran birine “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dı” demesi bunun ifadesidir (İbn Hanbel VI, 91). Rasulullah gönderiliş misyonunu “güzel ahlâkı tamamlamak” olarak beyan eder. Bu veriler ışığında sorulması gereken soru şudur: Bu hitabın kitap nedir iman nedir bilen muhatapları, el-Emîn olanın kitap nedir iman nedir bilmezken koruduğu ahlâkî standardın kaçta kaçına sahipler?

 Bu âyette, Hz. Peygamber’in moral açısından desteklenmesi amaçlanmaktadır. Çeşitli suçlamaların ve alay içerikli ifadelerin muhatabı kılınan Hz. Peygamber’in bir insan olarak elbette morali bozuluyor, canı sıkılıyordu. Önceki iki âyetteki mesajlara ilave olarak, Yüce Allah onun ahlaken de son derece donanımlı olduğunu beyan etmekte, bir anlamda hem kendisinin hem de çevresindeki az sayıdaki müminin moralini yükseltmeyi hedeflemektedir.

Rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Ayşe’ye Rasûlüllah (as)’ın ahlâkından sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” cevabını vermiştir.

 

5.O hâlde, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler 6. Hanginizin fitnelenmiş (cin çarpmış delirmiş) olduğunu.

 Basar, Kur’an’da birçok yerde olduğu gibi burada da duyusal bir görmeden çok, “idrak etme ve aklın kesmesi” anlamındadır. Bu, geleceğe dair gaybî bir haberdir. Biz Kur’an’ın 14 asır sonra gelen mü’minleri, bunun canlı şahitleriyiz.

Âyetteki gelecek zaman anlamının “yakın gelecek” olması da mümkündür ki zaten sîn edatının öncelikli anlamı budur. Buna göre maksadın dünya hayatında gerçekleşecek bir olay olduğu belirtilmektedir. Bu doğrultuda Mukâtil’in de ifade ettiği gibi, Bedir savaşında yaşanacakların adeta önceden haber verilmesi, böylece başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlerin moral açısından desteklenmeleri, kâfirlere ise gözdağı verilmesi amaçlanmış olabilir. Vakaya bakıldığında bunun gerçekleştiği ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin orada helâk edildikleri bilinmektedir.

 

7.[font="EB Garamond", serif] Kuşku yok ki, kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen, şüphesiz senin Rabbindir; doğru yolda gidenleri en iyi bilen de yine O’dur.[/font]

Bu âyette de bir taraftan Hz. Peygamber’in şahsında bütün zamanların müminlerine moral kazandırılmakta, diğer taraftan Mekke müşriklerinin şahsında bütün zamanların inkârcılarına gözdağı verilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü tıpkı ikinci âyette olduğu gibi bu âyette de رَبَّ rabb kelimesi كَ kâf harfiyle birlikte kullanılmakta ve “senin Rabbin”, “senin sahibin, terbiye edicin, idarecin” vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca Taberî’nin de isabetle belirttiği gibi, verilmek istenen mesaj, Hz. Muhammed ve ona tabi olanların hak yolda olduğunu, Kureyş kâfirlerinin ise yoldan saptığını beyanla ilgilidir. Bunun sonucunda elbette bir tehdit ve gözdağı unsuru olarak kâfirlere va‘îd, yani azabın vaad edildiği, müminlere ise va‘dyani ödülün müjdelendiği söylenebilir.

Âyette iki kez yer alan اَعْلَمُ a‘lemü kelimesi “ism-i tafdîl”dir, yani “daha, daha çok, daha iyi, en iyi” gibi görecelilik anlamı verir. Bu kalıbın Yüce Allah’a nispetinde “daha iyi veya en iyi O bilir” şeklinde bir tercümeyi tercih etmemekteyiz. Çünkü gerçek bilgi bilgiyi de her şeyi de yaratan Rabbimizin bilgisidir. Diğer bilgilerin hepsi görecedir ve başkalarıyla mukayese edildiklerinde biri diğerine göre farklılık, fazlalık, azlık gibi nitelendirmelere sahip kılınabilir. Oysa Rabbimizin bilgisini bu şekilde bir sıralamaya tabi tutmak çok sağlıklı değildir. Bu nedenle biz özellikle Yüce Allah’a nispet edilen bu tür kalıpları “en iyi” veya “daha iyi” şeklinde değil de “çok iyi”, “tek iyi” şeklinde vermekteyiz.

 

8.Öyleyse, ey hak yolunun yolcusu; gerek sözleri, gerek davranışlarıyla Rabb’inin mesajını yalanlayanların baskı ve işkenceleri karşısındasla boyun eğme, onların arzu ve heveslerine kesinlikle uyma! Bütün insanlara karşı yumuşak ve merhametle davran, fakat hoşgörü adına Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri örtbas etme! Zâlimlerin kalplerini kazanmak veya işkencelerinden kurtulmak amacıyla bile olsa, hakîkati haykırmaktan bir an geri durma!

Ayetlerde ilk olarak Alâk Suresi’nin son ayetinde yöneltilen “İtaat etme!” emri iki kez daha tekrarlanıyor. İtaat edilmemesi gerekenler, Kur’an mesajını ve bu mesajı getiren Elçi’yi yalanlayanlardır ki, bunlar İslam’a savaş açmış olan güç ve çıkar odakları, toplumu sömüren servet ve iktidar sahipleridir. Nitekim 14-16. ayetlerde bu açık bir biçimde ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, “İtaat etme!” emrinin hemen akabinde uzlaşmazlık ilkesinin vazedilmesidir. 

Aşırı baskılar neticesinde bir süre sonra yaşanacak birtakım yönelme eğilimlerinin görülebileceği gerçeğinden hareketle, çok daha önceden uyarı yapılmakta ve hatanın yapılmaması sağlanmaktadır. Hataları önceden bilip onların meydana gelmesinin önünü kesmeye çalışmak, eğitimde uygulanması gereken etkili bir metottur. Sorun çıktıktan sonra onu çözmek bir maharettir; ancak çıkmadan önce önlem almak, hataya sebep olacak yollara girmemek, yani önceden tedbiri elden bırakmamak çok daha önemlidir. Bu nedenle Kur’ân’da bazı eylemleri yapmak yasaklanmışken, bazı eylemlere yaklaşmak bile haram kılınmıştır ki bunun mantığı işte budur.

Bu âyetten önce sözü edilen “Yüce Allah’ın yardımıyla Hz. Peygamber’in mecnun olmaması, kendisine başa kakılmayan ve engellenemeyip bitip tükenmeyen ödülün verilmesi ve üstün bir ahlaka sahip kılınması” gibi hususlar, aslında Hz. Peygamber’e Rabbimizin birer ihsanıdır, nimetidir. İşte bu ve benzeri nimetleri kendisine veren Yüce Allah’a itaat etmek demek, kendisini yalanlayanlara karşı durmak, onlara itaat etmemek ve onları ciddiye almamak demektir. Âyette verilmek istenen asıl mesaj budur.

 

9.Onlar senin inanç konusunda istedikleri tavizleri vererek yumuşak davranmanı ve onlara yağ çekmeni isterler ki, kendileri de sana karşı şiddetli muhâlefetten vazgeçerek onlar da sana yağ çeksinler ve yumuşak davransınlar.

“Mudahene” (“D-h-n/yağladı, yağ çekti” kökünden), “dalkavukluk, yumuşak-yağlı sözlerle kandırmak, ikiyüzlülük, hile, dolap çevirmek” anlamlarına gelir. “Mudhin”, “yağlı”; “mudâhin”, “yumuşak, yağcı, dalkavuk, ikiyüzlü, mürai” demektir. Örneğin “dâhentu fulânen mudâhene/Falan kişiye yağ çektim, dalkavukluk ettim” denir. Dolayısıyla mudahene son tahlilde uzlaşmaya tekabül eder ki, nitekim Mekke’nin servet ve iktidar sahibi ileri gelenleri Hz. Peygamber’le uzlaşmak istemiş, ona mal, kadın ve riyaset teklif etmiş, bunun karşılığında davasından vazgeçmesini istemişlerdir. Hz. Peygamber’in bu tekliflere verdiği cevap kesin ve nettir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz bu davadan asla vazgeçmem!”

Pek tabii bu emir, Hz. Peygamber’in şahsında tüm Mü’minlere yöneliktir. Dolayısıyla uzlaşmazlık, İslam’ı kendilerine yol edinen, vahyi hayata taşımak arzusunda olan, yeryüzünde adaleti ve emniyeti tesis etmek için çaba gösteren herkes için hayatî bir öneme sahiptir. Kur’an bu konuda Hz. Peygamber’i ve onun şahsında hepimizi kesin bir dille uyarmaktadır (bkz. 17/73-75).

Sûrenin dördüncü âyetinde dile getirilen “Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlaka sahip kılınışı”, onun dik durmasını, tavizkâr olmamasını, kâfirlere boyun eğmemesini, onlardan yana tavır koymamasını, yanlış ve batıl inançları meşrulaştıracak anlayışlara hizmet etmemesini gerektirmektedir. Sûrenin ilk âyetinde yemine konu olan kalem de yazılanlar da hakka hizmet ederlerse yemine layık olurlar. Yoksa kalemin ve yazılanların sahipleri eğer Mekke müşrikleri gibi inkâra, yağcılığa ve tavizkârlığa hizmet ediyorsa o kalemler de yazılanlar da sahipleri de saygıdeğer olamazlar. Yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler yüce ahlâktan nasibini almayan kötü niyetli kişilerdir.

Güncel örneklerle söylemek gerekirse, itibar kazanmak, birilerinin gözüne girmek, ekonomik menfaat temin etmek, meşhur olma sevdasına kapılmak, belli makamlara veya görevlere gelmek, izleyici oluşturmak veya olanları daha da arttırmak gibi beklentilerle yapılan omurgasız davranışlar sahibini kimliksizleştirir, omurgasızlaştırır, dik durmasını engeller. Mekkeli müşrikler, yani o günün devleti veya yöneticiler Hz. Peygamber’den taviz koparmak istemişlerdi; oysa günümüzde bu durum tersine döndü ve fertler menfaat temini için yönetici veya güçlü olduğu sanılan kişilere dalkavukluk yapmaya başladılar. O gün kalabalıklar veya yöneticiler bu yağcılığı yaparlarken, bugün fertler karşı taraftakine şirin görünmek için çevirmedik numara, atmadık takla bırakmıyorlar. Günümüzde karşılıklı taviz koparma işleminde maksat, çevreden veya gruptan aferin almak, onlara şirin görünmek ve “bizim adamımızdır, bundan daha bilgilisi yoktur, asıl kahraman ve adam bizden olandır” şeklinde sahte övgülere muhatap olmaktır.

 

10.Ey Müslüman! Sakın kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara uyma;
Doğru yanlış demeden yemin edip duran böylece herkesle anlaşmak ve kendi güçlerini kabul ettirmek isteyen o alçaklara!


Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.

İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki حَلَّافٍ hallâf kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.
Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi