Forum Gündemi:

Konu Başlığı : Cumhur ittifakı değil Cürüm ittifakı

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 0 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : kurtarıcı
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
<span style="color:black"><strong><s>Cezalı Üye</s></strong></span>
6
mesajlar
5
konular
Aug 2019
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#1
24-08-2019, Saat:08:25 AM


Cumhur ittifakı değil Cürüm ittifakı

[Resim: haramilerin-saltanatini.jpg]

Demokrasiye, özgürleşmeye en çok ihtiyacı olanlar, elbetteki emekçi sınıf ve katmanlardır, kadınlardır.. Bu nedenle, Emek ve Kadın Cephesi, anti-faşist mücadelenin, kürt halkının da taleplerini kapsayan demokratik cumhuriyet mücadelesinin itici gücü olarak inşa edilmelidir. Evet, Emek ve Kadın Cephesi. Çünkü hem emekçi kadınlar, hem toplumun farklı kesimlerindeki kadınlar topyekün köleleştirilmek isteniyor. Kadınların köleleştiği bir toplum, köle bir toplumdur.

Cumhur ittifakı artık bir cürüm ittifakı olarak adlandırılmayı hak ediyor. 31 mart seçimleri sonrasında HDP’nin kazanan adaylarına KHK gerekçesiyle mazbatalarının verilmemesi gibi YSK’ya aldırılan kararlar, CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu taammüden öldürmeye teşebbüs, İstanbul belediye başkanlığına seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını geri alıp seçimlerin iptal ettirilmesi, son zamanların suç çetelesinin başında yer alıyor.

Bütün bunlar, sadece demokrasinin son kırıntılarını da ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda o kırıntıların varlığının sebebi olan muhalefetin de tasfiyesi anlamına geliyor.
MUAVİYE / EMEVİ GELENEĞİNİN SON TEMESİLCİLERİ

Tarihte bir çok siyasi kadro dayandıkları sınıf ve zümrelerin egemenliklerini tesis etmek ve devlet aracılığı ile sürdürmek için, bizzat kendilerinin de yapıcısı oldukları siyasi, hukuki ve etik kuralları kısmen veya büyük ölçüde yıkarken bile işi kitabına uydurmaya çalışmışlardır.

Hukuk ve kural-dışılığın yönetim ve diktatör için kural haline geldiği faşizmlerin bile en rezil, en alçak, en namussuzunu ayırd edip derecelendirmek mümkündür.

Fakat rezillikte, namussuzlukta, ahlaksızlıkta, haydutlukta Türkiye’nin başına çöreklenmiş, sadece yönetimini değil, bütün kurumlarını ele geçirmiş çete kadar tavan yapan bir kadro örneği çok nadirdir.

Mevcut durum, mafyalaşmış siyasetin haydutluğudur. Daha doğrusu, gangesterle diktatörler arasındaki karakter ortaklığına vurgu yapan Brecht’in dediği gibi, ’Aslında bunlar büyük politik suçlular değil, büyük suçlu politikacılardır.’’(Gangasterler ve diktatörler arasındaki ruh ikizliğine vurgu yapan 'Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’ adlı yazımdan okuyabilirsiniz) (1)

Hz. Ali'nin halifeliğini tanımayan Ebu-Sufyan’ın oğlu Şam valisi Muaviye'nin bile aklına hilenin böylesi gelmemişti..

Muaviye, Sıffın Savaşında yenilmek üzere iken, karşı tarafı durduracak, inanç-istismarına dayalı bir hileye başvurmuştu. Askerlerin mızrakları ucuna Kur'an yaprakları taktırdı, Ali'nin ordusunu böyle durdurdu.. Bu durum, savaşın sonucunu tayin edecek bir heyet oluşturulmasına (Hakem Olayına), yani kazanılmakta olan bir savaşın kaybedilmesine yol açmış ve nihayetinde Emevi hanedanlığının yolunu döşemiştir.

Ancak siyaset mafyasının İmamoğlu'nun İBB mazbatasını geri almak, yani halkın iradesini gaspetmek için başvurduğu ahlaksızlık dercesine, Allah'ı ve dini ezilenlere karşı hem sopa hem de kalkan olarak kullanan, bunun için, Muaviye gibi türlü hilelere başvurmuş egemenler bile erişememiştir.

Erdoğan-Bahçeli ikilisi Muaviye çizgisini fersah fersah aşmış bulunuyorlar. Geldikleri yer, ahlaksızlığı ve namertliği millilik diye yutturmaya çalıştıkları bir yerdir. Ancak bu yerin tarihin kenefine çok uzak olmadığı da bilinmelidir. Cürüm ittifakının gideceği başka yer de yoktur. Erdoğan’ın yenilmezlik imajını yerle bir eden, kimyasını bozan Büyükşehirlerin, özellikle İstanbul’un kaybedilmesinden sonra görünen köy budur.
SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ GASPI

Bu seçim süreci temsili demokrasinin evrensel normu olan genel oy ilkesinin açıkça, bilerek YSK eliyle ilga edilmesinin örnekleri ile doludur.

YSK, seçimi, üstelik bazlarını yüzde-70 oy oranıyla kazanan HDP'l adaylara, KHK ile ihraç edilmelerini gerekçe göstererek mazbatalarını vermedi; Anayasaya, kendi karar ve içtihatlarına aykırı olarak ikinci gelen AKP’li adaylara verdi. Sadece seçilmiş belediye başkanları değil, belediye meclis üyeleri de aynı hukuksuzluğa ve adaletszliğe maruz kaldı..

Adeta adaylara tuzak kuruldu. Çünkü seçilen adayların, seçilme yeterliliklerine sahip olduklarını aynı YSK onaylamıştı. Ayrıca, herkes biliyor ki, darbecilere karşı çıkartılmış KHK'lar FETÖ’cülerden çok demokrat ve ilerici insanlara karşı kullanıldı. Bunlar arasında İbrahim Kaboğlu gibi milletvekili seçilen akademisyenler de var. Bu insanların kamu hizmetinden çıkarılması bir makeme kararına dayanmıyor. Çünkü ortada işlenmiş suç yok. Sadece iktidarın siyasi tercihi var.

Hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğulları ’’Olağanüstü hal KHK’sı, daha sonra yasalaşsa bile, bu KHK ile yapılan kamu görevinden çıkarma işlemi gerekçe gösterilip, temel bir hak olan seçilme hakkı veya kamu hizmetine girme hakkı asla ve asla kısıtlanamaz.. Aksine bir yorum Anayasa’ya aykırıdır.’’(2) diyor.

Bu, sadece Anayas ihlali değil, milli irade dedikleri Halk iradesinin YSK eliyle gasp edilmesidir. Genel Oy ve seçme/ seçilme ilkesinin tahrip edilmesidir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri de 'bunu not ettik' dedi.. Çünkü bu, burjuva demokrasisin evrensel ilkesidir. 19 Y.yılda, özellikle İngiliz İşçi sınıfının mücadelesi ile burjuva demokrasisine içerilen temel bir haktır.

Açıktır ki, mili irade kavramı belirli bir zümreyi, Saray oligarşisini işaret etmekte ve AKP-MHP ittifakını destekleyenler milletin kendisi yerine konmaktadır. Millet dedikleri, sırtlarına oturdukça ‘götünün kılları’ olarak görmeye başladıkları, İslamcı-Türkçü ideolojinin normlarına göre, yani itaat ve biat kültürüne göre biçimlendirilmiş güruhlardır. Bunun dışında kalan, muhalif kesimler yani toplumun en az diğer yarısı, şu veya bu şekilde teslim alınması ve bilahare tasfiye edilmesi gerekenler (burjuva ve sosyalist cumhuriyetçiler) veyahut kısmen islah edilmek istenenlerdir.
İKİ YILDA GELİNEN NOKTA: CENAZEYE SALDIRIDAN CENAZEDE LİNÇE

CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan linç eylemi son yılların genel siyasal süreci içinde ve demokrasi mücadelesi açısından en önemli gelişmelerden biridir. Ve bir daha düşünmemiz için önemli bir uyarıdır.

Bazı siyasal olaylar vardır ki çapı küçük olsa dahi niteliği açısından toplumun ruhi şekillenmesinde önemli rol oynar. 2017 Eylül’ünde Aysel Tuğluk’un annesinin mezarına yapılan saldırı böyle bir olaydı.

O zaman HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı iken tutuklanan Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesinin defin işleminden sonra Ankara İncek Mezarlığı’nda ırkçı bir saldırı düzenlendi. İnsani ve dini değerlerden zerrece nasibini almamış bir barbarlar güruhu, ‘‘Buraya Kürdü, Aleviyi, Ermeniyi gömdürtmeyiz! Gömerseniz de çıkartır parçalarız!’ diye bağırıp mezarlığa saldırdı. Cenaze defnedildiği mezardan çıkarılarak tekrar morga, oradan da memleketi Dersim’e götürüldü. Cenazeye katılan parti yöneticileri, vekiller, aile çevresi linç edilmekle yüz yüze gelmişlerdi. Polisler yine seyirciydi. İçişleri bakanı da yine SS idi!

Böyle bir saldırı aslında toplumun ortak değerlerini tahrip etmeye yönelik bir saldırıdır. Kültürel, etnik ve inançsal farklılıkları uzlaşmaz çelişkiye dönüştürmek faşist ideolojinin işidir. Böylece farklı toplulukları teslim alıp köleleştirerek tek millet-tek din içinde eritip yönetmeyi hedefler.

Yine bir cenaze söz konusudur ve o cenazeye katılan bir siyasi lider katledilmek istenmiştir. Zaten miting meydanlarında bu liderin Alevi kimliği ‘Kılıçdaroğlu sen alevi olabilirsin’ diyerek sunni toplumun bilinçaltına yerleştirilmişti. Dolayısıyla, toplumsal değerler açısından bakıldığında aynı niteliktedir.

Siyasal açıdan ise önemli bir dönüm noktasına geldiğimize işaret ediyor. Çünkü Tuğluk’un cenazesine yapılan saldırıyı açıkça tasvip etmemişlerdi. Ama Kılıçdaroğlu’na linç girişimini Cumhurbaşkanı olacak zat dahi savundu.

İki yılda gelinen yer burası. Artık vahşeti ve barbarlığı mücadele yöntemi olarak yürüten El Kaide, IŞİD ve türevi cihadçi örgütlerin ideolojik çizgisini içselleştiren bir siyasi anlayışla karşı karşıya olduğumuzu bilelim. Devlet Bahçeli’nin ‘yüzde-9 oy almışsın, ne işin vardı orada’ demesi bu içselleştirmenin işaretidir. Bu ittifakın, Suriye savaşında cihadçı örgütlerin, özellikle IŞİD’in vahşetine arka çıktığını, 1200 insanın katledildiği Guta katliamını gerçekleştiren El Nusra’ya sarin gazı sağlayanın da bunlar olduğunu biliyoruz. Bir kaç yıl önce yapılan anketlerde, Türkiye’de nüfusun yüzde-8’i IŞİD’i ve eylemlerini desteklediği saptanmıştı. Bu insanlar IŞİD’in Suriye’de yenilmesi ile yok olup gitmediler, her yerdeler. Ve işte Çubukta kendilerini gösterdiler.

Daha da vahimi Cumhurbaşkanlığı yetkilisinin bir IŞİD'li gibi konuşmasıdır, linç girişimini anayasal bir hak olarak tanımlamıştır. HDP ile CHP’nin seçimde gizli işbirliği yaptığını, böylece Kılıçdaroğlu’nun saldırıya zemin hazırladığını, vatandaşın buna tepkisinin normal olduğunu savunan CB İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “CHP genel başkanını seçim döneminde kullandığı dil ve kurduğu ittifaklar sebebiyle protesto eden vatandaşlarımıza terörist muamelesi yapılmasını asla kabul edemeyiz. ‘Ben neden milletimin gönlünden bu kadar uzak düştüm’ diye sormak yerine, halka parmak sallaması üzücüdür. Hiçbirimiz bir siyasetçinin böyle bir duruma düştüğünü görmek istemezdik. Protesto etmek anayasa ile güvence altına alınmıştır”(3) diyerek Kılıçdaroğlu’na, Meclis başkan vekiline saldırıyı, Madımaktaki gibi, ‘yakın’ diye bağırmayı haklı bir protesto olarak gösterdi.

Kılıçdaroğlu’na saldıran kişiyi savunan 800 kişilik avukat ordusu ortaya çıktı. Saray medyası onu kahraman ilan etti, Bahçeli’nin ‘’sert’’ vatandaşları onun elini öptü. Devlet erkanının, 'Mesajınızı verdiniz, tamam’ diyen savunma bakanının, emniyet genel müdürünün gözleri önünde ülkenin ana muhalefet liderine saldıranlar serbest bırakıldı; bulunduğu evi kuşatanlar, yakın diye bağıranlar hakkında ise bir soruşturma dahi açılmadı.

Bu, muhalefetin psikolojik üstünlük elde etmiş olmasına veya inisiyatif geliştirebilecek bir pozisyon kazanmış olmasına indirilen bir darbedir. Ana muhalefet liderinin gerekirse bizzat millet tarafından cezalandırılabileceğini ortaya koydular.

Dolayısıyla tüm muhalif kesimlere yönelik bir tehdittir bu. Durum bu kadar net.

Bahçeli ve Erdoğan’ın savunduğu işte budur, bu barbarlığın azmettiricisidirler..

ELLERİNDEKİ GÜÇLE KORKUTAN KORKAKLAR: BÜYÜK SUÇLARI YSK ELİYLE İŞLİYORLAR

Türkiyenin her türlü ahlak-dışılığı kendisine rehber edinmiş bir çete tarafından yönetildiği, YSK’nın İstanbul Belediye başkanı seçilen İmamoğlu’na verdiği mazbatayı geri alıp seçimleri iptal etmesiyle bir kere daha bütün çıplakalığı ile ortaya çıktı.

Bu çete, kendisine biat etmeyenleri FETÖ’cü, yani bir başka çete üyesi olma suçlamasıyla tehdit ederek yol alıyor. İstanbul seçimlerinde ‘’FETÖ izi var’’ propagandası yaparken, 41 sandık görevlisi hakkında FETÖ soruşturması açarak YSK üyelerine de aba altından sopa gösterdi.

Böyle olduğu YSK kararının hiç bir hukuksal dayanağının olmamasından bellidir. Tam usulsüzlük itirazına gösterdikleri gerekçe bazı yerlerde sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmayışı. Ancak bu itiraza göre alınan iptal kararı, akılla alay etmek açısından siyasi tarihe geçecek eşsiz bir karar. Çünkü sandık kurulunun bu dağılım şekli, 2017 nisan referandumunda, 2018 cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde, sadece İstanbul’da değil her yerde vardı. Usülsüzlükse, atamaları yapan YSK’nın bizzat kendisi sorumlu bundan.

YSK’nın usulsüzlüğü bununla da bitmiyor. Usülsüzlüklere ilişkin şikayetler için verdiği son tarih 2 Mart’dı. Nitekim bu tarihi geçen şikayetleri reddetmişti. Buna rağmen seçimin akabinde AKP’nin yaptığı tam usulsüzlük itirazını kabul etti. Bunu bile bile yapan YSK, zarfa koyulan 4 oy tercihinden sadece birini şaibeli saydı! Yani zarfa koyulan 3 oy (ilçe belediye başkanı, belediye meclis üyesi, muhtar) için şaibe söz konusu değil! Şaibe sadece İstanbul belediye başkanı için geçerli! Bütün İstanbul’da 19 bin usulsuz sandık görevlisi varmış, ama İstanbul’un bütün ilçelerinde seçim yenilenmiyor. Yani YSK demiş oluyor ki, senin 3 tercihin makbul, ama 4.cüsünü doğru bulmuyoruz!

İşte bu seçme ve seçilme hakkının gaspıdır.

Belli ki, Cürüm İttifakının hile zekası tükenmiş, çareyi yankesicinin zekasında, Galata köprüsünü, Dolmabahçe ve İzmir saat kulelerini satan Sülün Osman yönteminde bulmuş, YSK üyelerine uygulatmıştır. Yani halkı enayi yerine koydular. Bunun başka bir anlamı yoktur.

Açıkça çıkıp ‘bizim başkanlık sistemimiz aslında bir sultanlıktır, demokrasiyle, seçimle alakası yoktur.Ecdadımız saltanatla nasıl yönettiyse öyle yöneteceğiz’ diyemiyorlar. Halkın gücünden korktukları için ‘millet’ dediklerini kendi inşa ettikleri dinle aldatıyor; hile ile, üçkağıtçılıkla şekillendirdikleri darbelerle amaçlarına yürüyorlar. Bu yüzden yasaları çiğneme suçunu bizzat yargı mensuplarına işletiyorlar.

Bunlar ellerindeki güçle korkutan korkaklardır.

BOYKOT MU SEÇİM Mİ?

23 haziran seçimleri işte bu genel ahval içinde olacak..

Öyle görünüyor ki İstanbul, büyük bir hesaplaşmaya, bir kavgaya sahne olacak.

Boykot mu seçim mi sorusuna CHP yönetimi seçim dedi. İmamoğlu, YSK'nın iptal kararından sonra yaptığı kararlılık-cesaret ve umut yüklü konuşmasında bu mesajı vermişti zaten..

Boykot olmayacağı kesin. HDP de bu eğilim içinde görünüyor.

Ancak bu yönde bazı vekillerin, kimi sosyalistlerin açıklamaları var..

Duruma baktığımızda boykot için uygun koşullar var gerçektende.. Fakat ben şunu soramadan edemiyorum:

Başından beri seçimlerin yenilenmesi için Cumhur ittifakı bastırdı, türlü taktikler denedi. KHK'lılarla ilgili kararı bilinen YSK'nın böyle bir karar alması zaten güçlü bir ihtimaldi..

Bu ihtimal hiç konuşuldu mu? Gerçekleşmesi halinde ne yapılacağı, hangi taktiklerin nasıl bir örgütlenme ile gündeme getirilmesi gerektiği üzerine bir laf edildiğini ne gördüm ne de işittim.

Bu şu bakımdan çok önemli.. Bugün gündeme getirilecek boykot taktiğinin arkasında ortaklaşma ve güçlü bir yığınak yoksa, itici güç olma özelliği taşıyan devrimci bir hareket, ya da sosyalistlerin belirginleşmiş demokratik cumhuriyet hedefli bir strateji ve programları yoksa, şu ana kadar elde edlilen kazanımların, mevzilerin bir çırpıda kaybetmekle sonuçlanması kaçınılmazdır. Üstelik bu, savaş hazırlıklarını yapmış faşist ittifakın kendi belirlediği alanda savaşı kabullenmek demektir. İşte bu da, halkın güvenini, umutlarını tamamiyle tüketen bir risk almak anlamına gelir.

Bir hareketin kendisi bu riski almaya hazır değilse başkalarına da önermemelidir.

İkinci olarak, seçimler 23 haziranda, yani 40 gün sonra. Eğer YSK’da bu kararı alanlar Cürüm ittifakının uzantısı bir çete ise, muhalefetin sine-i millete dönme tartışması yapabileceğini öngörerek bu süreyi belirledikleri kuvvetle muhtemeldir. Parlamentonun zaten işlevini yitirdiği ve şimdi de seçme-seçilme hakkının gasp edilme suçunun müteselsil olarak işlendiği bu koşullarda, boykotun HDP’de ve CHP’de gündeme geleceğini kestirmek zor değildir. Böyle bir tartışma, çeşitli ilişki biçimleriyle (ittifak, fiili güçbirliği, dayanışma ile) vücut bulan muhalefet blokunun İYİ Parti cenahından parçalanması için kullanılabilirdi. Zaten Erdoğan’ın gündeme getirdiği Türkiye ittifakı asıl olarak buna matuftu..
HARAMİLERİN SALTANATININ DAYANAĞI İSTANBUL RANTI

Devlet Bahçeli karar öncesinde İstanbulda karargah kuracağını, başta İstanbul’da en büyük hemşehri profiline sahip illerin yöneticileri olmak üzere bütün Türkiye teşkilatlarını İstanbul için sefer edeceklerini, bütün vekillerin sahada olacağını açıkladı. (4) Erdoğan da seçime kadar 39 ilçede miting yapacakmış.

Maltepe’de oylar yeniden sayılırken, MHP'lilerin seçim kurulunu bastığı ve hakimleri tehdit ettiği dikkate alındığında, İstanbul’un faşist bir harekatla yüz yüze geleceği bellidir.

31 marttaki yenilgilerini İstanbul seçimini bir referanduma dönüştürerek aşmaya çalışacakları apaçık bir durum. Bir Alman Türkiye uzmanı 'Erdoğan ikinci bir yenilgi almamak için herşeyi yapmaya hazır' diyor ki, doğrudur.

Bu hazırlıkların neler olabileceğine dair işaretler de kendini gösteriyor. Son günlerde şehit cenazeleri artmaya başladı..

Bu da gösteriyor ki seçim ortamında 7 haziran seçimleri sonrasında olduğu gibikanlı bir terör politikası gündeme sokulabilir, daha baskıcı bir konjonktüre sürüklenebilir ülke. O durumda zaten şimdi boykot taktiğinden umulanın daha fazlasını gündeme sokmak gerekecektir.

Bu kararlılıklarını ekonomik kriz karşısıdaki tutumlarından da anlamak mümkündür.

İptalden önce ekonomistler seçimin yenilenmesinin, zaten mevcut olan ekonomideki krizi daha da derinleştireceği uyarısını yapıyorlardı. İptalden sonra girilen yeni konjonktür döviz fiyatlarını artırdı, dolar 6.20’nin üstüne çıktı.

Mustafa Sönmez şöyle diyor:

“Seçimin ertelenmesinden dolayı bir türbülans başladı ve bu sürecin hem enflasyonu artırıcı etkisi olacak hem de küçülmeyi daha da derinleştirecek ve işsizliği artıracak” (5)

Erdoğan ve hükümeti bunun elbetteki farkında. Ama ‘ekonomi, işsizlik, yoksullaşma umrumda’ değil diyor. Bizim için önemli olan her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak. İktidarda kalmanın en büyük koşulu da İstanbul’daki rant. Bu ranttan dinci vakıflara, parti örgütlenmesinin finasmanına ayrılan pay. Bunlar olmazsa AKP biter.. Bu nedenle ne pahasına olursa olsun İstanbul..

Tabii ki bu aynı zamanda köşeye sıkışma halidir. Seçimleri ertelemenin ekonomiye maliyetini göze aldılar. İktidarın temel dayanağının İstanbul rantı olduğunu da açık ettiler. Ve ne pahasına olursa olsun kazanmaya kilitlenmek zorundadırlar. Böyle olduğu için 23 haziran seçiminin iptali de surpriz olmayacaktır. Şimdiden kaybetme ihtimaline göre de hesaplarını yaptıkları düşünülmelidir. İstanbul İl Seçim kurulu başkanının istifa ettirilmesi bu hesapların yapıldığının bir göstergesidir.

Seçimle gelen bu iktidarın seçimle gideceğini kimse beklemesin. Bunu daha önce de ifade edenlerdenim. Ama artık İstanbul yenilgisi ile durum daha da netleşmiş olmalıdır. Seçimin sonucu ne olursa olsun, haramilerin saltanatını yıkmak üzere, kitlelerin devrimci bir mücadeleye hazırlanması kaçınılmazdır.
DEMOKRASİYİ SAVUNMA KONSEYLERİ / EMEK VE KADIN CEPHESİ

Mesele bunu görüp halkın seferberliğini esas alan örgütlenmelere bu seçim sürecinde girebilmektir. Buna demokratik savunma komite ve konseylerinden başlanabilir. Bir çok toplum kesiminde geçmişe oranla korkunun aşıldığı, insanların muhalif tavrını ortaya koymaktan çekinmediği, sonuçta psikolojik üstünlüğün tekrar demokrasi blokuna geçtiği bu süreçte, sandıkları korumak adına demokrasiyi savunma komite ve konseyleri Demokratik Cumhuriyete giden sürecin taşıyıcı gücü olabilir.

‘’Herşey’’, adım adım dönüşümün eşiğine gelen toplumda, örgütlü halkın gücüyle demokratik bir cumhuriyet kurarak ‘’çok güzel olacak’’. Muhalefet bloku, artık sadece seçim kazanmak için değil, esas olarak diktatörlüğü yıkmak için bir mücadele çizgisi geliştirmelidir. Çözülme halindeki toplumun sağlığı, doğa ile uyum içinde yaşanabilir bir düzenin kurulabilmesi için politik devrim şarttır.

Demokrasiye, özgürleşmeye en çok ihtiyacı olanlar, elbetteki emekçi sınıf ve katmanlardır, kadınlardır.. Bu nedenle, Emek ve Kadın Cephesi, anti-faşist mücadelenin / cephenin, kürt halkının da taleplerini kapsayan demokratik cumhuriyet mücadelesinin itici gücü olarak inşa edilmelidir. Evet, Emek ve Kadın Cephesi. Bu, tehlikenin farkındalığı için yerinde bir adlandırma olacaktır. Çünkü hem emekçi kadınlar, hem toplumun farklı kesimlerindeki kadınlar topyekün köleleştirilmek isteniyor. Kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarı ve tacizlerinin görünmeyen yüzü, nafakanın kaldırılmak istenmesinin asıl nedeni budur.

Kadınların köleleştiği bir toplum, köle bir toplumdur. Yarısı köleleştirilmiş bir toplumun öteki yarısı ne özgür, ne de insan kalabilir.

Mehmet Özgen


İslamiForum.Net sitemizdeki linkleri görebilmek için sitemize buraya tıklayıp üye olmanız veya giriş yapmanız gerekiyor.
Sitemize üyelikler ücretsizdir!


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi