Forum Gündemi:

Konu Başlığı : Basiret ve Firaset

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 0 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : MahAs
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
Forumcu
*
368
mesajlar
65
konular
466
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2017
(Kayıt Tarihi)
Kız
(Cinsiyet)
#1
18-10-2017, Saat:06:58 PM

...

İslam söz konusu olduğunda bilginin/ilmin kaynağı ve araçları bellidir ve de bilgiye ancak 'taallüm'le ulaşılır. Taallüm, bilgiyi usulüne uygun bir çaba göstererek, zorlanarak ve azar azar elde etme demektir. Bazı hikâyelerde anlatıldığı gibi, akşamdan cahil yatılıp sabahtan âlim kalkılmaz. Böyle menkıbeler anlatılsa bile, işin başından beri İslam'ı anlayan ve aktaran zevat hep ilmin çilesine gereğince katlanan âlimlerdir, menkıbe sahipleri değildir. Hz. Peygamber'in şu hadisi şerifi bunu gösterir:

“İlim ancak tallüm ile fıkıh da ancak tefakkuh ile elde edilir…” (Beyhakî, Sahih).

Tefakkuh da teallüm gibi tefa'ul kalıbındadır ve bu kalıbın özelliği olarak tefakkuh da, fıkhı zorlanarak, parça parça elde edebilme demektir. Kul gerekli iradeyi ve çabayı göstermeden Allah onu kura ile belirleyerek âlim yapmaz. Bu O'nun sünnetine aykırıdır. Ama ilim elde edenler bunun gereğini yaparlarsa Allah da onların ilmine bereket verir, onlara bilmediklerini öğretir.

“Allah'a karşı takvalı olun, O size bilmediklerinizi öğretir” (2/282).

Bunu Buharî'deki kudsî bir hadisi şeriften de öğreniyoruz. “Allah buyurmuştur ki, benim bir dostuma düşmanlık edene ben harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaştığı şeylerden en sevdiğim, benim ona farz kıldıklarımdır. Kulum farzlardan sonra nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder ve nihayet ben de onu severim. Sevdiğimde de onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Artık benden bir şey isterse kesin veririm, kendisini bir şeyden korumamı isterse kesin korurum…” (Buhari). Demek ki, farzlardan sonra nafileleri de yaşamakla kul adeta Allah ile görmeye başlar. Bu mecazi ifadeden bir vahdet-i vücut da çıkmaz.

İşte bunun sonucunda kulda oluşan kabiliyet ve melekenin adı Basiret'tir.
Basar gözle görmekse, basiret de gönülle görmektir ve basiret bilgi ile amelin bütünleşip sürmesinden oluşan bir tekâmülün sonucunda oluşur. Bu sebeple Allah'ın bilmesine basiret denmez, çünkü O'nun ilminde azdan başlayan bir tekâmül yoktur.

Furkan bir fark edebilme gücü ise, sanki basiret bunun daha ileri ve tekamül etmiş seviyesidir. Basiret sahibi olmuş insanlar sadece basarla/beş duyu ile ve baştaki gözle okunanları değil, gönül gözüyle okunanları da görebilirler. Visamların, yani bir takım belirtilerin anlamlarını çıkarabilirler. Visam işaret ve belirti demektir. Bunları okuyabilene de mütevessim denir. Allah bazı konular için; “Bunda mütevessimlerin göreceği ayetler vardır” buyurur (15/75). Demek ki, tevessüm farklı bir anlama derecesidir.

Basirete benzer bir kavramımız da firasettir. Firaset, at bakım ve biniciliğini çok iyi yapma anlamındaki feraset kelimesiyle alakalıdır. Türkçe'de firaset yerine feraset kelimesi kullanılır. Hatta şimdi yazarken görüyorum ki, Word'ün imla kılavuzu bile firasetsiz, bu anlamda firaseti değil, feraseti tanıyor. Basiretle firaset arasında şöyle ince bir fark bulunuyor olabilir:

Basiret tefekkür ve teenni ile ulaşılan bir algı iken, firaset bunda maharet kazanmış olma sebebiyle anında ve çok çabuk doğruyu bulma yeteneğidir. At biniciliği de bu çabukluğu hatırlatır.

Müminler Medine'ye hicret ettiklerinde su sıkıntısı yaşadıkları için Hz. Osman bir Yahudi'nin kuyusunu satın almak ister. Yahudi yeni müşterileri sebebiyle ondan iyi para kazandığı için satmaz. Bunun üzerine Hz. Osman aynı bedelle yarısını satmasını teklif eder. Yahudi bunu kârlı görür ve kuyunun yarısını ona satar. Gün aşırı kullanmak üzere anlaşırlar. Hz. Osman kendi sırasında kuyuyu sebil eder, herkes iki günlük suyunu temin edince Yahudi'ye müşteri kalmaz. Bunun üzerine kalan yarısını da satmak zorunda kalır. Bu olay Hz. Peygamber'in hoşuna gider ve “müminin firasetinden korkun, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar” der.

Gerek Furkan, gerek basiret, gerek tevessüm, gerekse firaset salt bilgi ile kazanılacak anlama gücü ve yeteneği değildirler. Onun için, ne kadar bilgili olursa olsun, din bir müsteşrikten öğrenilmez. Mesela İslam'ın kader anlayışını M. Watt'tan öğrenemezsiniz.

Şunu da söyleyebiliriz:
Bunların her hangi birisiyle ulaşılan bilgi de aslında bir gayb bilgisi değildir, herkesin okuyamadığı işaretlerin okunmasıyla hasıl olan bilgidir.

Görülüyor ki, bizim Kur'an-ı Kerim'i anlamayı bir mesele haline getirmemizde bu özelliklerden uzak oluşumuzun da etkisi vardır. Hatta bazılarımız pozitif bilimin laboratuvarına girmeyen böyle konular konuşulduğunda dudak büküp geçerler bile. Demek daha almamız gereken çok mesafe var.

Faruk Beşer


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi